14 Şubat 2021 Pazar

Take off ifadesinin anlamları

Take off

Uçağın yerden kalkması, havalanması.

- Our plane about to take off. (Uçağımız havalanmak üzere)


Birdenbire popüler olmak veya bir başarı elde etmek.

- Music career took off after his last song. (Müzik kariyeri son şarkısının ardından tırmanışa geçti, fırladı)


Bir şeyi -yerinden, üzerinden- çıkarmak. (Bir giysi, ayakkabı veya eşyayı)

- I usually forget to take off my barret for food. (Yemek yerken beremi çıkarmayı unuturum)

- It will be hard to take off the red nail polish stain on the sofa. (Kanepedeki kırmızı oje lekesini çıkarmak zor olacak)

- Could I take off my shoes? (Ayakkabılarımı çıkarabilir miyim?)


Bir yeri aniden terk etmek. (Genellikle aniden)

- Sorry, I need to take off. (Üzgünüm, hemen ayrılmam gerekiyor)

7 Şubat 2021 Pazar

Personal / Personnel farkı

Kişi, birey anlamındaki 'person' sözcüğünden türeyen iki İngilizce kelime: Personal / Personnel 

Personal
Kişisel, şahsi, özel...

- Unfortunately due to personal reasons I can’t come back to the company. (Maalesef kişisel nedenlerden dolayı şirkete geri dönemem)


Personnel
Eleman, çalışan, personel...

- Due to the winter storm, classes will be held remotely on Friday. Essential personnel will continue to come to campus. (Kar fırtınasından dolayı Cuma günü dersler uzaktan yapılacaktır. Gerekli çalışanlar okula gelmeye devam edecek)

19 Ocak 2021 Salı

Do - Make farkı

do coffee? make coffee?

'Yapmak' anlamındaki Do / Make fiilleriyle ifade edilen eylemlerden bazıları:

Do /did /done

to do something (bir şey yapmak)

to do homework (ev ödevi yapmak)

- I have done my homework.
(Ev ödevimi yaptım)

to do a test (bir test yapmak)

to do an exam (bir sınav yapmak)

to do exercise (alıştırma-idman yapmak)

to do research (araştırma yapmak)

to do a project (bir proje yapmak)

to do business (iş yapmak)

to do work (iş yapmak)

to do damage / to do harm (zarar vermek)

to do a favour (iyilik yapmak)

- I have done favour for people who can do nothing for me.
(Benim için hiç bir şey yapmayan insanlara iyilik yaptım)

to do an assignment (bir atama yapmak)

to do badly (kötü yapmak)

to do good (iyi yapmak)

to do some reading (bazı okumalar yapmak)

to do some writing (biraz yazı işi yapmak)

- I’m in the mood to do some writing today.
(Biraz yazma havasındayım bugün)

to do the accounts (hesap yapmak)

to do the shopping (alışveriş yapmak)

to do the cleaning (temizlik yapmak)

to do housework (ev işi yapmak)

to do the dishes (bulaşık yıkamak)

- As soon as she got home, she would do the dishes.
(Eve gider gitmez bulaşıkları yıkardı)

to do the ironing (ütü yapmak)

to do the laundry (çamaşır yıkamak)

to do 90 kilometers per hour (saatte 90 km hız yapmak)

- If you do 100 per hour in the city center, you will be fined.
(Şehir merkezinde 100 km kız yaparsanız ceza yersiniz)

to do the paperwork (evrak işi yapmak)

to do your duty (görevini yapmak)

to do your hair (saçını yapmak)

- I used to do hair everyday of the week.
(Haftanın her günü saçlarımı yapardım)

to do your makeup (makyaj yapmak)

to do your best (elinden gelenin en iyisini yapmak)

- We did our best but we lost the contest.
(Elimizden geleni yaptık ama yarışmayı kaybettik) 





Make / made / made

to make someone happy (birini mutlu etmek)

To make someone sad (birini üzmek)

to make someone angry (birini kızdırmak)

to make a mistake (hata yapmak)

- We made a mistake on our experiment.
(Deneyimizde bir hata yaptık)

to make a choise (bir seçim yapmak)

- You have to make a choise.
(Bir seçim yapman gerekiyor)

to make a bundle (deste yapmak)

to make a cake (kek yapmak) 

to make tea / coffee (çay / kahve yapmak) 

to make a comment (bir yorum yapmak)

to make a deal (anlaşma yapmak)

- Let’s make a deal, I will cook if you wash the dishes.
(Bir anlaşma yapalım, bulaşıkları yıkarsan yemeği ben pişiririm)

to make a compromise (uzlaşma-anlaşma)

to make a decision (karar vermek-karara varmak)

to make a difference (fark yaratmak)

- This project has made a difference to the lives of millions of students.
(Bu proje milyonlarca öğrencinin hayatında bir fark yarattı)

to make a complaint (şikayet etme-yakınma)

to make a profit (kâr elde etmek)

to make a fortune (servet yapmak)

to make a habit (alışkanlık yapmak)

to make a move (harekete geçmek)

- I hope you make a move about it someday.
(Umarım bir gün bu konuda harekete geçersiniz)

to make a phone call (bir telefon araması yapmak)

to make a presentation (sunum yapmak)

to make a promise (hata yapmak)

to make a remark (uyarı yapmak)

to make an appointment (randevu almak)

to make a reservation (yer ayırtmak)

to make a booking (yer ayırtmak – rezervasyon)

- Get one night free at our hotel when you make a booking from Mondays to Fridays.
(Pazartesiden Cumaya rezervasyon yaptığınıda otelimizde bir gece konaklama bedava)

to make a visit (bir ziyaret yapmak)

to make a sound (ses yapmak – çıkarmak)

to make a speech (konuşma yapmak)

- I’m going to make a speech at the meeting.
(Toplantıda bir konuşma yapacağım)

to make a suggestion (bir öneride bulunmak)

to make a threat (tehdit etmek)

to make an attempt (girişimde bulunmak)

to make an enquiry (soruşturma-araştırma yapmak)

to make an exception (bir istisna yapmak)

to make an excuse (bir bahane üretmek)

to make an offer (bir teklif yapmak)
- They could make an offer for me in the summer. (Yazın bana bir teklifte bulunabilirler)

to make arrangements (düzenlemeler yapmak)

to make friends (arkadaş yapmak-edinmek)

to make changes (değişiklik yapmak)

- I want to make changes to the garden for summer.
(Yaz için bahçede değişiklikler yapmak istiyorum)

to make corrections (düzeltmeler yapmak)

to make peace (barışmak)

to make love (sevişmek)

to make money (para yapmak /kazanmak)
- A lot of us just want to make money and enjoy life. (Pek çoğumuz sadece para kazanmak ve hayattan zevk almak ister)

to make noise (gürültü yapmak)

to make plans (plan yapmak)

to make progress (ilerleme kaydetmek)

- "If we think of everything we have to do, we feel overwhelmed. If we do the one thing we need to do, we make progress." Simon Sinek

(Yapmamız gereken her şeyi düşünürsek bunalmış hissederiz. Yapmamız gereken tek şeyi düşünürsek ilerleme kaydederiz)

to make sense (anlamlı – mantıklı olmak)

to make time (zaman ayırmak)

- Never force someone to make time for you.
(Size zaman ayırması için kimseyi zorlamayın)

to make trouble (sorun çıkarmak)

to make dinner / lunch / breakfast (akşam yemeği / öğle yemeği / kahvaltı hazırlamak)

to make sure (emin olmak)

to make a mess (ortalığı dağıtmak)

to make the bed (yatağı yapmak-düzeltmek)

to make war (savaş yapmak)

24 Aralık 2020 Perşembe

Next / Near farkı

Yön veya adres tarifinde kullanıldığında birbirine karıştırılan iki sözcük: Next / near

Near:
Yakınında, yakınlarda.

- He was working on a farm near the city of Konya. (Konya yakınlarında bir çiftlikte çalışıyordu)

- I'll be at a hotel near the hospital through week. (Hafta boyunca hastane yakınında bir otelde olacağım)

- Is there a post office near here? (Bu yakınlarda bir postane var mı?)


Next to:
Yanında, bitişiğinde.

- Can I sit next to you? (Yanınıza oturabilir miyim?)

- There are two cars parked next to our building. (Binamızın yanına park etmiş iki araba var)

- The bus stop next to the bank. (Otobüs durağı bankanın yanında)



6 Aralık 2020 Pazar

-gry ile biten İngilizce sözcükler


İlginç bilgi: 
İngilizcede
 -gry ile biten sadece iki sözcük vardır: Angry ve Hungry

20 Kasım 2020 Cuma

Please cümlenin başında / Please cümlenin sonunda

Imperatives 

İngilizcede emir belirten cümlelerdir.

Yön tarif ederken, bir tavsiyede bulunurken, ikaz ederken vb. kullanılan yapı.

- Turn the second left into Konur street. (İkinci soldan Konur sokağa dön)

- Welcome, come in. (Hoş geldin, içeri gel)


Bu cümlelerde özne kullanılmaz fakat kastedilen ikinci tekil/çoğul kişidir: You (sen, siz)

Fiil yalın haldedir (base form): Come, turn, take, go, jump, sit…

Hikaye (telling story) dili değildir.



- Don’t stand here. (Burada durmayın-beklemeyin)

- Get out! (Defol)

- Let’s be quiet in the library. (Kütüphanede sessiz olalım) “Kütüphanede sessiz olun” deniyor.

- Tell me a proverb. (Bana bir atasözü söyle)

- Don’t worry, be happy! (Üzülme, mutlu ol!)

- Do not touch that! (Ona dokunma)



Please

Bazen emir cümlesini biraz yumuşatmak için ‘please’ kullanmak gerekir.

Cümlenin başında veya sonunda bulunması anlamı değiştirmez. Ancak duruma göre ifadeyi daha direkt veya daha ince gibi gösterebilir.

- Please sit down. (Lütfen otur) Kulağa sanki daha nazikçe geliyor.

- Sit down, please. (Otur, lütfen) Biraz daha buyurgan, doğrudan istek. 




11 Kasım 2020 Çarşamba

At the school / at school

Okul, üniversite, hastane, cami gibi kamunun yararlandığı binalardan bahsedilirken 'the' kullanılır mı?.. Hangi kullanım doğru?.. İkisi de doğru. Şöyle ki:

- I'm in hospital. (Hastanedeyim) Hasta olduğum için hastanedeyim

- I'm in the hospital. (Hastanedeyim) Başka bir sebepten hastanedeyim; bir iş veya ziyaret için örneğin.


- I'm at school. (Okuldayım) Okuyorum, öğrenci olduğum için okuldayım.

- I'm at the school. (Okuldayım) Başka bir sebepten okuldayım; birisiyle buluşmak için örneğin.


- I'm at mosque. (Camideyim) İbadet etmek bulunuyorum.

- I'm at the mosque. (Camideyim) Başka bir sebepten dolayı camideyim.


- I'm at the university to visit my brother. (Abimi ziyaret etmek için üniversitedeyim) 




31 Ekim 2020 Cumartesi

Each / Every farkı

Each

Bir topluluğun veya bir listenin her bir ögesini belirtirken,


Every

Bir topluluğun veya listenin tamamından, genel olarak bahsederken. 


- Suheyla said "hello" to each of the guests attending the wedding. (Süheyla düğüne katılan her konuğa "merhaba" dedi) Her konuğa ayrı ayrı merhaba dedi.

- Suheyla said "hello" to every guest at the wedding. (Süheyla düğündeki herkese "merhaba" dedi.) Bu cümlede hepsine birden "merhaba" dediği anlaşılıyor.

- Thank you to each of my friend who believe in and support me. (Bana inanan ve destekleyen arkadaşlarımın her birine teşekkür ederim) Her arkadaşa ayrı ayrı teşekkür.

- I would like to thank every audience who watched my show. (Şovumu izleyen her seyirciye teşekkür etmek isterim) Bütün seyircilere topluca bir teşekkür söz konusu.


Each 

İki ve daha fazla şeyden söz ederken,


Every

Üç ve daha fazla şeyden söz ederken,


- Van cat has a different color on each eye.  (Van kedisi her biri farklı renkte gözlere sahiptir) 

- Van cat has a different color on every eye  İki göz olduğundan bu cümlede every kullanılamaz.

- The dog sniffed every wheel of the pickup.  (Köpek kamyonetin her tekerini kokladı)

- The dog sniffed each wheel of the pickup. (Köpek kamyonetin her tekerini kokladı)


Fotoğraf: Instagram @emrahmaturr




21 Ekim 2020 Çarşamba

its - it's farkı

it’s

“It is…” ve “It has…” yapısının kısaltılmış yazımıdır.

- It’s too late to be out. / It is too late to be out. (Dışarı çıkmak için çok geç)

- How it started, how it’s going. / How it started, how it is going. (Nasıl başladı, nasıl gidiyor)

- Pick up the phone! It’s been ringing for 10 minutes. /Pick up the phone! It has been ringing for 10 minutes
. (Telefonu aç. 10 dakikadır çalıyor)

its

İyelik sıfatıdır (possesive adjectives). İsimlerin önünde kullanılır: My pen, your key, his book, their cars, its client… gibi.


- This tv program drives its audience insane. (Bu tv programı izleyicilerini çıldırtıyor)

- Which company wants to lose its clients? (Hangi şirket müşterilerini kaybetmek ister!)

- Antalya is known for its wonderful beaches. (Antalya harika plajları ile bilinir)

10 Ekim 2020 Cumartesi

Lose - miss farkı / örnekler

Lose

Kaybetmek, kaçırmak, kaybolmak...

Lose – Lost - Lost


Nesneler için kullanılır: 

- I lost my case! (Çantamı kaybettim!)


Hayatını kaybeden kişi veya hayvanlardan bahsederken:

- Hayrettin lost his father today. (Hayrettin bugün babasını kaybetti) Babası hayatını kaybetti.


Spor karşılaşmalarının sonuçlarından bahsederken:

- M.Carlsen has not lost a single classical chess game in 800 days. (Carlsen 800 gündür satranç maçı kaybetmedi)


Bir şeyden veya histen mahrum kalındığında:

- I’ve lost all motivation for online school. (Online okulda tüm motivasyonumu kaybettim)



Miss

Kaçırmak, eksik olmak, özlemek...

Miss – Missed - Missed


Toplu taşıma araçlarının kaçırılması:

- I missed the 16:00 bus. (4 otobüsünü kaçırdım)


Bir aktivite veya fırsatın kaçırılması:

- The concert is tomorrow. Don't miss this fascinating vocal and great melodic harmonies. (Konser yarın. Bu büyüleyici vokali ve harika melodileri kaçırmayın)


Özlemek anlamında: 

- I missed talking about him (Onun hakkında konuşmayı özledim)