differences etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
differences etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Haziran 2022 Salı

Ain't - innit ne demektir?

Ain’t ve innit

- I ain’t ready to say goodbye. (Hoşça kal demek için hazır değilim)

- I’m not ready to say goodbye. (Hoşça kal demek için hazır değilim)

Sadece günlük konuşmalarda (resmi olmayan) konuşmalarda rastlanır. Ancak, özellikle İngiltere'de bu kullanımı alışkanlık haline getirmiş kişinin; cahil, eğitimsiz olarak algılanabileceği söylenir. Yine de pek çok kişi, bazen bir şaka veya vurgu yapacağında ain’t kullanır.

Ain’t: are not / am not / is not yerine kullanılan bir ifade.  

- This ain’t funny at all! (Bu hiç komik değil!)

- This is not funny at all! (Bu hiç komik değil!)

- We ain’t going to help you today. (Bugün sana yardım etmeyeceğiz)

- We ain’t gonna help you today. (Bugün sana yardım etmeyeceğiz)
Genelde, aren’t  yerine ain’t diyen biri, 'going to' yu da 'gonna' yapar.

- We are not going to help you today. (Bugün sana yardım etmeyeceğiz)


Innit

"isn’t it" soru ekinin (question tag) farklı bir şekilde kullanımı.

Yukarıda ain’t için yazılanlar innit için de geçerli.

- The moon is beautiful, innit? (Ay çok güzel, değil mi?)

- The moon is beautiful, isn't it? (Ay çok güzel, değil mi?)

- Today is Monday, isn’t it? Today is Monday, innit? (Bugün Pazartesi, değil mi?)


14 Haziran 2022 Salı

Talk to - talk with farkı

“Ahmet is talking to Mehmet” veya “Ahmet is talking with Mehmet”

(Ahmet, Mehmet’le konuşuyor)

Genellikle
, tek taraflı konuşmalarda yani bir kişi konuştuğunda 'talk to',
daha çok karşılıklı bir konuşma söz konusu olduğunda 'talk with' kullanılması gerektiği söylense de; günlük dilde çoğunlukla her ikisi de birbirlerinin yerine kullanılır. 
Bu durumda, bir diyalog söz konusu olduğundan 'talk to' ve 'talk with' aynı şeyi ifade eder.

- I haven’t talked with anyone in English today. (Bugün kimseyle İngilizce konuşmadım)

- I haven’t talked to anyone in English today. (Bugün kimseyle İngilizce konuşmadım)

- I could sit and talk to you for hours about it. (Seninle oturup saatlerce onun hakkında konuşabilirim)

- I could sit and talk with you for hours about it. (Seninle oturup saatlerce onun hakkında konuşabilirim)

- May I talk to him for a moment? (Onunla biraz konuşabilir miyim?)

- May I talk with him for a moment? (Onunla biraz konuşabilir miyim?)

Say - Tell - Speak - Talk farkı - Örnek cümleler

 

31 Mayıs 2022 Salı

Do you have veya Have you got

Have / Have got farkı
Has / Has got farkı

Sahiplik (possesive)

- We have a plan for tonight. (Bu gece için bir planımız var)

- We have got a plan for tonight. (Bu gece için bir planımız var)

- She has a problem. (Bir sorunu var)

- She has got a problem. (Bir sorunu var)

- My sister has not a smart-phone. (Kız kardeşimin bir akıllı telefonu yok)

- My sister has not got a smart-phone. (Kız kardeşimin bir akıllı telefonu yok)

- Do you have enough money? (Yeterli paran var mı?)

- Have you got enough money? (Yeterli paran var mı?)

Yukarıdaki örnek cümle çiftlerinin hepsi de doğru. Ancak, have got – has got şeklinde kullanım daha çok İngiltere'de (İngiliz İngilizcesinde) tercih edilir.

Geçmiş ve gelecek zamanda:

Have got / has got yalnızca 'Present Tense' ile kullanılır. 'Past Tense' ve 'Future Tense' ile ‘got’ kullanılmaz.

- I have an idea for a new project. (Yeni proje için bir fikrim var) Present Tense

- I have got an idea for a new project. (Yeni proje için bir fikrim var)

- I had no idea what he was talking about. (Neden bahsettiği  hakkında hiç bir fikrim yoktu.) Past Tense

I had got no idea… veya I had gotten no idea… YANLIŞ

- I will have a car tomorrow. (Yarın bir arabam olacak) Future Tense

I will have got… YANLIŞ

 

(have to… / has to… have got to… / has got to…) 
Bir zorunluluk veya önem söz konusu olduğunda 

- I have to explain what this image means. (Bu görselin ne anlama geldiğini açıklamam lazım)

- I have got to explain what this image means. (Bu görselin ne anlama geldiğini açıklamam lazım)

- She has to do her homework. (Ev ödevini yapması gerekiyor)

 - She has got to do her homework. (Ev ödevini yapması gerekiyor)


Have lunch, have breakfast, have dinner, have a shower gibi sürekli eylemlerde yalnızca ‘Have’ kullanılır (bütün İngilizcelerde):

- Yasemin wants to have breakfast with us. (Yasemin bizimle kahvaltı yapmak istiyor)

have got breakfast... YANLIŞ

- Where did you have dinner? (Akşam yemeğini nerede yedin?

- I have a shower before getting into a swimming pool. (Yüzme havuzuna girmeden önce duş alırım.)

 

26 Nisan 2022 Salı

Alright mı? All right mı?


Sağlık durumunda bir terslik olup olmadığını sorarken:

- Hey! Are you all right?
(Hey! iyi misin?) 
- Hey! Are you alright? (Hey! iyi misin?) 

Birisinin içini rahatlatmak için, güvence vermeye çalışırken:

- Everything is going to be alright. Don’t worry.
(Her şey iyi olacak. Endişelenme) Sorun çıkmayacak.



Bir şeyin tatmin edici veya uygun olup olmadığını sorarken:

- It’s the first time I’ve coocked this bread. Does it taste all right?

(Bu ekmeği ilk kez pişiriyorum. Tadı iyi mi?) Tadı nasıl? Olması gerektiği gibi mi?

- What do you think about my new hat? Be honest please. Does it look alright on me?
(Yeni şapkam hakkında ne düşünüyorsun? Dürüst ol lütfen. Benim üzerimde iyi duruyor mu?)


İzin isterken:

- Excuse me. Is this yours? Is it all right if I take your newspaper?
 (Afedersiniz, Bu sizin mi? Gazetenizi alabilirim değil mi?)

İfadeye heyecan ve canlılık katmak için ünlem olarak:
- Alright! Let's get a win tonight! (Pekala! Haydi bu gece bir galibiyet alalım!)


Gönülsüz Evet /onay:
-You have to study harder for the exams. (Sınavlara daha sıkı çalışman gerekiyor)
- Alright


Alright ve All right aynı şeydir. Yukarıdaki cümlelerde birbirlerinin yerine kullanılabilirdi.

Ancak;

Alright > informal (günlük dilde kullanılan)

All right > formal (dil bilgisi kurallarına uygun)  


Bir de, yukarıdaki örneklerin bağlamından tamamen uzak, telif haklarıyla ilgili “Tüm Hakları Saklıdır” anlamında kalıp bir ifade vardır: All Rights Reserved 

2 Şubat 2022 Çarşamba

Kitchen - cuisine farkı

Kitchen

Yemek pişirilen veya yenen yer-mekan anlamında isim. Bir eve ait fiziki bir alandan bahsederken kullanıyoruz.


- I was in the kitchen all day. (Bütün gün mutfaktaydım)

- I think, the kitchen should be the biggest room in any house. (Bence mutfak bir evin en büyük odası olmalı)


Cuisine

Bir ülkeye veya yöreye ait yemeklerin tümü. Mutfak kültürü veya yemek yapma sanatı.

- We can never argue how delicious is the Turkish cuisine. (Türk mutfağının ne kadar lezzetli olduğunu tartışamayız)

- I love Italian food. It's my favourite cuisine. (İtalyan yemeklerini seviyorum. Favori mutfağım)

16 Aralık 2021 Perşembe

Live - life - alive karşılaştırması

Life / live / alive kelimeleri arasındaki farklar:

Live


1- to live
fill (verb)yaşamak, oturmak/ikamet etmek. (liv şeklinde ince teleffuz edilir.)

2- live
Sıfat (adjective) / canlı, diri, hareketli, naklen (konser, tv yayınları vb. için) (laiv şeklinde telaffuz edilir)

- Nazmelis lives for live music. She follows all concert news closely. (Nazmelis canlı müzik için yaşıyor. Bütün konser haberlerini yakından takip ediyor) Bu cümlede ilk ‘live’ fiil, ikinci ‘live’ sıfattır.…livs for laiv music” diye teleffuz etmek gerekir.

- My grandparents lived in Manisa until last year. (Büyükbabam ve büyükannem geçen yıla kadar Manisa’da yaşadılar)… Manisa’da ikamet ettiler.

Life

İsim (noun) / hayat, yaşam. Doğumdan ölüme kadar yapıp ettiklerimiz.

- Life is too short. You should enjoy it. (Hayat çok kısa. Tadını çıkarmalısın)

- I’ve been waiting for this moment for all my life. (Hayatım boyunca bu anı bekledim)



Alive

Sıfat (adjective ) / hayatta olma, yaşıyor olma durumu.

- You had a terrible accident . You should be grateful that You’re alive today. (Feci bir kaza geçirdin. Bugün hayatta olduğun için şükretmelisin)

- I found my cat in the basement. I knew she was alive and well. (Kedimi bodrumda buldum. Yaşadığını ve iyi olduğunu biliyordum.




8 Eylül 2021 Çarşamba

Every time - all the time

every time - all the time farkı / örnek cümleler

Every time

Özel bir zamanda hep gerçekleşen fakat oluş sıklığı bilinmeyen şeylerden bahsederken 'hep', 'her zaman', 'zamanlarda' anlamlarına gelen every time kullanılır. Ayrı yazılır: everytime şeklindeki yazım yanlıştır.

- Every time we go to grandma, she makes cake. (Büyükanneye her gidişimizde bize kek yapar)

- I change my mind every time, I talk to him. (Onunla ne zaman konuşsam fikrim değişir) O hep fikrimi değiştirir.

- She calls her mom every time she get to home early. (Eve erkenden gittiğinde her zaman annesini arar)

- You were here every time I need your help. Thank you! (Yardımına ihtiyacım olduğu zamanlarda buradaydın. Teşekkür ederim)


All the time

Her zaman, daima veya genellikle gerçekleşen durumlardan veya olaylardan bahsederken kullanılır.

- Kızılay is crowded all the time. (Kızılay her zaman kalabalıktır)

- What do you do? You are busy all the time! (Ne iş yapıyorsun? Her zaman meşgulsün!)

- He is late all the time. You must warn him! (Hep geç kalıyor. Onu uyarmalısın!)

29 Haziran 2021 Salı

Let- Allow farkı

 İki fiil de 'izin vermek' ile ilişkilidir. Ancak kullanımları farklılık gösterebilir.
allow daha çok dolaylı anlatımda (passice),
let ise doğrudan anlatımda (active) tercih edilir.

- I let they use the house. (Evi kullanmalarına izin verdim)

- They allowed to use the house. (Evi kullanmak için izinliler)


Allow bu pasif yapıda kullanılırken cümle: subject + to be + allowed biçimindedir. Ve takip eden fiil mastar (infinitive) halinde olmalıdır.
Let fiilini takip eden fiil yalın haldedir.


- You are allowed to smoke in the garden. (Bahçede sigara içmek için izinlisin) Bahçede içebilirsin.

- He let us smoke in the garden. (Bahçede sigara içmemize izin veriyor.)


Allow genellikle daha resmi (formal) ifadelerde, let daha az resmi ifadelerde (informal) karşımıza çıkar.

7 Şubat 2021 Pazar

Personal / Personnel farkı

Kişi, birey anlamındaki 'person' sözcüğünden türeyen iki İngilizce kelime: Personal / Personnel 

Personal
Kişisel, şahsi, özel...

- Unfortunately due to personal reasons I can’t come back to the company. (Maalesef kişisel nedenlerden dolayı şirkete geri dönemem)


Personnel
Eleman, çalışan, personel...

- Due to the winter storm, classes will be held remotely on Friday. Essential personnel will continue to come to campus. (Kar fırtınasından dolayı Cuma günü dersler uzaktan yapılacaktır. Gerekli çalışanlar okula gelmeye devam edecek)

19 Ocak 2021 Salı

Do - Make farkı

do coffee? make coffee?

'Yapmak' anlamındaki Do / Make fiilleriyle ifade edilen eylemlerden bazıları:

Do /did /done

to do something (bir şey yapmak)

to do homework (ev ödevi yapmak)

- I have done my homework.
(Ev ödevimi yaptım)

to do a test (bir test yapmak)

to do an exam (bir sınav yapmak)

to do exercise (alıştırma-idman yapmak)

to do research (araştırma yapmak)

to do a project (bir proje yapmak)

to do business (iş yapmak)

to do work (iş yapmak)

to do damage / to do harm (zarar vermek)

to do a favour (iyilik yapmak)

- I have done favour for people who can do nothing for me.
(Benim için hiç bir şey yapmayan insanlara iyilik yaptım)

to do an assignment (bir atama yapmak)

to do badly (kötü yapmak)

to do good (iyi yapmak)

to do some reading (bazı okumalar yapmak)

to do some writing (biraz yazı işi yapmak)

- I’m in the mood to do some writing today.
(Biraz yazma havasındayım bugün)

to do the accounts (hesap yapmak)

to do the shopping (alışveriş yapmak)

to do the cleaning (temizlik yapmak)

to do housework (ev işi yapmak)

to do the dishes (bulaşık yıkamak)

- As soon as she got home, she would do the dishes.
(Eve gider gitmez bulaşıkları yıkardı)

to do the ironing (ütü yapmak)

to do the laundry (çamaşır yıkamak)

to do 90 kilometers per hour (saatte 90 km hız yapmak)

- If you do 100 per hour in the city center, you will be fined.
(Şehir merkezinde 100 km kız yaparsanız ceza yersiniz)

to do the paperwork (evrak işi yapmak)

to do your duty (görevini yapmak)

to do your hair (saçını yapmak)

- I used to do hair everyday of the week.
(Haftanın her günü saçlarımı yapardım)

to do your makeup (makyaj yapmak)

to do your best (elinden gelenin en iyisini yapmak)

- We did our best but we lost the contest.
(Elimizden geleni yaptık ama yarışmayı kaybettik) 





Make / made / made

to make someone happy (birini mutlu etmek)

To make someone sad (birini üzmek)

to make someone angry (birini kızdırmak)

to make a mistake (hata yapmak)

- We made a mistake on our experiment.
(Deneyimizde bir hata yaptık)

to make a choise (bir seçim yapmak)

- You have to make a choise.
(Bir seçim yapman gerekiyor)

to make a bundle (deste yapmak)

to make a cake (kek yapmak) 

to make tea / coffee (çay / kahve yapmak) 

to make a comment (bir yorum yapmak)

to make a deal (anlaşma yapmak)

- Let’s make a deal, I will cook if you wash the dishes.
(Bir anlaşma yapalım, bulaşıkları yıkarsan yemeği ben pişiririm)

to make a compromise (uzlaşma-anlaşma)

to make a decision (karar vermek-karara varmak)

to make a difference (fark yaratmak)

- This project has made a difference to the lives of millions of students.
(Bu proje milyonlarca öğrencinin hayatında bir fark yarattı)

to make a complaint (şikayet etme-yakınma)

to make a profit (kâr elde etmek)

to make a fortune (servet yapmak)

to make a habit (alışkanlık yapmak)

to make a move (harekete geçmek)

- I hope you make a move about it someday.
(Umarım bir gün bu konuda harekete geçersiniz)

to make a phone call (bir telefon araması yapmak)

to make a presentation (sunum yapmak)

to make a promise (hata yapmak)

to make a remark (uyarı yapmak)

to make an appointment (randevu almak)

to make a reservation (yer ayırtmak)

to make a booking (yer ayırtmak – rezervasyon)

- Get one night free at our hotel when you make a booking from Mondays to Fridays.
(Pazartesiden Cumaya rezervasyon yaptığınıda otelimizde bir gece konaklama bedava)

to make a visit (bir ziyaret yapmak)

to make a sound (ses yapmak – çıkarmak)

to make a speech (konuşma yapmak)

- I’m going to make a speech at the meeting.
(Toplantıda bir konuşma yapacağım)

to make a suggestion (bir öneride bulunmak)

to make a threat (tehdit etmek)

to make an attempt (girişimde bulunmak)

to make an enquiry (soruşturma-araştırma yapmak)

to make an exception (bir istisna yapmak)

to make an excuse (bir bahane üretmek)

to make an offer (bir teklif yapmak)
- They could make an offer for me in the summer. (Yazın bana bir teklifte bulunabilirler)

to make arrangements (düzenlemeler yapmak)

to make friends (arkadaş yapmak-edinmek)

to make changes (değişiklik yapmak)

- I want to make changes to the garden for summer.
(Yaz için bahçede değişiklikler yapmak istiyorum)

to make corrections (düzeltmeler yapmak)

to make peace (barışmak)

to make love (sevişmek)

to make money (para yapmak /kazanmak)
- A lot of us just want to make money and enjoy life. (Pek çoğumuz sadece para kazanmak ve hayattan zevk almak ister)

to make noise (gürültü yapmak)

to make plans (plan yapmak)

to make progress (ilerleme kaydetmek)

- "If we think of everything we have to do, we feel overwhelmed. If we do the one thing we need to do, we make progress." Simon Sinek

(Yapmamız gereken her şeyi düşünürsek bunalmış hissederiz. Yapmamız gereken tek şeyi düşünürsek ilerleme kaydederiz)

to make sense (anlamlı – mantıklı olmak)

to make time (zaman ayırmak)

- Never force someone to make time for you.
(Size zaman ayırması için kimseyi zorlamayın)

to make trouble (sorun çıkarmak)

to make dinner / lunch / breakfast (akşam yemeği / öğle yemeği / kahvaltı hazırlamak)

to make sure (emin olmak)

to make a mess (ortalığı dağıtmak)

to make the bed (yatağı yapmak-düzeltmek)

to make war (savaş yapmak)

10 Ekim 2020 Cumartesi

Lose - miss farkı / örnekler

Lose

Kaybetmek, kaçırmak, kaybolmak...

Lose – Lost - Lost


Nesneler için kullanılır: 

- I lost my case! (Çantamı kaybettim!)


Hayatını kaybeden kişi veya hayvanlardan bahsederken:

- Hayrettin lost his father today. (Hayrettin bugün babasını kaybetti) Babası hayatını kaybetti.


Spor karşılaşmalarının sonuçlarından bahsederken:

- M.Carlsen has not lost a single classical chess game in 800 days. (Carlsen 800 gündür satranç maçı kaybetmedi)


Bir şeyden veya histen mahrum kalındığında:

- I’ve lost all motivation for online school. (Online okulda tüm motivasyonumu kaybettim)



Miss

Kaçırmak, eksik olmak, özlemek...

Miss – Missed - Missed


Toplu taşıma araçlarının kaçırılması:

- I missed the 16:00 bus. (4 otobüsünü kaçırdım)


Bir aktivite veya fırsatın kaçırılması:

- The concert is tomorrow. Don't miss this fascinating vocal and great melodic harmonies. (Konser yarın. Bu büyüleyici vokali ve harika melodileri kaçırmayın)


Özlemek anlamında: 

- I missed talking about him (Onun hakkında konuşmayı özledim)



24 Eylül 2020 Perşembe

Alone / Lonely farkı

 Alone

Yalnız, tek başına. Yalnız olma durumunu belirten sıfat ve zarf. Olumlu veya olumsuz anlamda kullanılabilir.

Örnek cümleler:

- I live alone in Ankara. (Ankara'da yalnız yaşıyorum)

- Some steps need to be taken alone. (Bazı adımların tek başına atılması gerekir)

- We thought we were alone in the room. (Odada yalnız olduğumuzu düşündük)

Lonely

Yalnız, yapayalnız. Yalnız olma durumunu olumsuz veya acıklı manada belirten sıfat. 

Örnek cümleler:

- I'm lonely without you. (Sensiz yapayalnızım)

- We all feel depressed and lonely at some point in our lives. (Hepimiz hayatımızın bir döneminde depresif ve yalnız hissederiz)

- Unfortunately, it was a lonely holiday season for many of us. (Maalesef çoğumuz için yalnız bir tatil sezonu oldu)


8 Eylül 2020 Salı

Gerund / Infinitive kullanımı - farkı

Gerund: İsim fiil /ulaç (verb+ing)

Infinitive: Mastar (to verb)

Bazen cümlelerde 2 fiil (verb) kullanmak gerekir. I want to go out! (Dışarı çıkmak istiyorum) 

Bir fiili başka bir fiilin takip ettiği cümlelerde İkincisi ya infinitive (to+verb) ya da  gerund (verb+ing) olmak zorunda. Infinitive mastar halidir. To go > Gitmek    To swim > yüzmek gibi.  

- I like snowboarding. (Kar kaykayı yapmayı severim) /snowboarding bir isim fiildir (Gerund) 

- I like to snowboard.  (Kar kaykayı yapmayı severim) /to snowboard bir mastardır (Infinitive)

Snovbord yapmayı severim . Her iki cümlenin de anlamı aynıdır. Yukarıdaki örnekte olduğu gibi ilk fiilden sonra hem mastar, hem isim fiil (gerund) gelebilir ve anlam değişmez. Bu şekilde kullanıma uygun bazı fiiller:

Like, love, hate, prefer, start, begin, contunie, propese…

- She hates to drink beer. (Bira içmekten nefret ediyor)

- She hates drinking beer.
(Bira içmekten nefret ediyor)


Mutlaka bir 'gerund' takip etmesi gereken fiiller vardır.

Örneğin: enjoy

- I enjoy swimming. (Yüzmekten hoşlanıyorum)

- I enjoy to swim DİYEMEYİZ.

Bu  fillerden bazıları: Enjoy, admit, advise, confess, explain, fear, finish, forgive, keep on,  mention, miss, permit, postpone, prevent, recall, recommend, report,  resume, suggest, support, understand…

- I finished reading it. (Onu okumayı bitirdim)

- She misses seeing her family. (Ailesini görmeyi özlüyor)

- I recommend eating more fruit because it's rich in fiber. (Daha çok meyve yemeni tavsiye ederim çünkü lif bakımından zengindirler)

- Students discuss doing online classes during lockdown. (Öğrenciler karantina sırasında çevrimiçi ders yapmayı tartışıyor)

 

 

Mutlaka bir 'infinitive' (mastar) takip etmesi gereken fiiller vardır.

Örneğin: need

- I need to think. (Düşünmeye ihtiyacım var.)

- I need thinking. DİYEMEYİZ.

Bu fiillerden bazıları: Need, agree, ask, care, change, choose, claim, come, decide, deserve, expect, fail, get, hope, learn, manage, mean, offer, pay, plan, prepare, promise, remain, say, seek, seem, swear, wait, want, wish,  would like…

- I learned to say no! (Hayır demeyi öğrendim)

- We hope to see everyone at the party. (Partide herkesi görmeyi umuyoruz) 

- I’m planning to visit Italy. (İtalya’yı ziyaret etmeyi planlıyorum)

- Why do you choose to live in Marmaris? (Neden Marmaris'te yaşamayı seçtin?)

 

Kendisinden sonra 'gerund' veya 'infinitive' geldiğinde ANLAM FARKI oluşturan fiiller:

Try, stop, forget, remember, regret, quit, go on.

- I stopped to smoke. (Sigara içmek için durdum)

- I stopped smoking. (Sigara içmeyi bıraktım)

 

- I remembered to feed the cat. (Kediyi beslemeyi hatırladım) Kedi hâlâ aç, besleyeceğim.

- I remembered feeding the cat. (Kediyi beslediğimi hatırladım) Kedi ile ilgili bir hatıra canlanıyor.

 

- She forgot to eat the icecream. (Dordurmayı yemeyi unuttu) Dondurma yenmedi.

- She forgot eating the icecream. (Dordurmayı yediğini unuttu) Dondurma yendi.


Stop to do… Stop doing…

26 Mayıs 2020 Salı

Chicken - Hen farkı

Chickens
Photo: Uros Poteko  https://500px.com/urospoteko
hen
Photo: Kathy Libby https://500px.com/kathylibby


Chicken: Bilimsel adı Gallus Gallus Domesticus olan hayvan. Çoğu zaman aşağıda listelenen tavuk, horoz, piliç gibi kümes hayvanlarının genel adı olarak kullanılır. Cinsiyet belirtmez. Dana, inek ve buzağının genel isminin sığır olması gibi. 

Hen: Tavuk. Yumurtlamaya başlamış 1 yaş üstü tavuk

Pullet: Piliç. Henüz yumurtlamaya başlamamış 1 yaş altındaki tavuk.

Cockerel: 1 yaşından küçük horoz

Rooster / Cock: 1 yaşından büyük horoz.

16 Nisan 2020 Perşembe

Trip-Travel-Journey farkı / kullanımı

Trip (noun): Seyahat, gezi, yolculuk

Genellikle kısa süreli seyahatleri belirtmek için kullanılan sözcük (noun).

- How was your trip? (Yolculuğun nasıl geçti?) How was your travel?

- We will go on business trips to Ankara and Manisa next week.(Gelecek hafta Ankara ve Manisa'ya iş gezileri yapacağız)


Journey (noun): Yolculuk, seyahat, gezi.

Daha çok, uzun süreli seyahatleri için kullanılır. Ayrıca yaşamımızdaki deneyimleri, süreçleri ifade ederken mecazi anlamda kullanılır.

- The journey of a thousand miles begin with one step. /Lao Tzu (Bin millik bir yolculuk bir adımla başlar)
- The journey takes two days by train. (Yolculuk trenle iki gün sürer)

Today is the start of an exciting journey together with strong partners! (Bugün güçlü ortaklarımızla heyecan verici bir yolculuğun başlangıcı.)



Travel (verb): Yolculuk etmek, seyahat etmek, gezmek

- I travel frequently for work. (İş için sıkça seyahat ederim)

-He is planning to travel to Italy next summer. (Gelecek yaz İtalya'ya seyahat etmeyi planlıyor.)

- Today I received a message from the cargo company. The package is traveling from Hatay to Ankara. It should be here on Friday. (Kargo firmasından mesaj aldım. Paket Hatay'dan Ankara'ya doğru seyahat ediyor. Cuma günü burada olur.)


Travel isim (noun) formunda kullanıldığında 'Trip' ve 'Journey' sözcüklerine göre daha genel bir anlamdadır.

- I'm getting e-mails that tell me to buy travel insurance for upcoming trips. (Gelecek seyahatlerim için seyahat sigortası yaptırmamı söyleyen e-postalar alıyorum)



9 Mart 2020 Pazartesi

Already / Yet kullanımı - farkı


Present Perfect Tense ile kullanılırlar.

Already, olumlu cümlelerde,

Yet, olumsuz ve soru cümlelerinde kullanılmalıdır.



- I have not gotten my driver's license yet. (Henüz ehliyetimi almadım)

- Have you finished your homework yet? (Ev ödevini hâlâ bitirmedin mi?)

- Has she bought the tickets yet? (Biletleri henüz almadı mı?)

- I haven’t seen yet Italy. (İtalya’ya henüz gitmedim- görmedim)

- She has bought the tickets already. (Biletleri almış durumda - Biletleri zaten aldı)

- I have already finished my homework. (Ev ödevimi bitirmiş durumdayım – zaten bitirdim)

Bazen bir şeyin yapılmış olmasına şaşırdığımız durumlarda da soru cümleleriyle already kullanılır.

- Have you made the meal already! (Yemeği zaten pişirdin mi?!)


Already: Zaten, halihazırda, çoktan.

Yet: Henüz, hâlâ, daha, şimdiye kadar.

24 Şubat 2020 Pazartesi

Everyday / Every day farkı

Everyday mi, every day mi?

Everyday ayrı mı, bitişik mi yazılır?

Her 2 yazım şekli de doğru ancak, her 2 yazım şeklinin farklı anlamları vardır.


Every day (adverb – zarf)

'Her gün' anlamına gelen zarftır. Fiili niteler. 
Telaffuzda ilk heceler vurgulu söylenir. İki sözcük arasında ufak bir duraklama yapılır.  Every day

Örnekler:

- She eats at least one chokolate every day. (Her gün en az bir çikolata yer)

- I’m going to the gym every day. (Her gün spor yapacağım)

- I have a bath every day. (Her gün duş alırım)




Everyday (adjective – sıfat) 

Günlük, her zamanki, olağandışı olmayan, alışılagelmiş anlamlarına gelen sıfattır. İsmi niteler.
Telaffuzda ilk hecede vurgu yapılır ve bir çırpıda söylenir. Everyday

Örnekler:

- Proverbs and idioms are an important part of everyday English. ( Atasözleri ve deyimler günlük İngilizcenin önemli bir parçasıdır)

- A lunar eclipse is not everyday event. (Ay tutulması günlük bir olay değildir)

- Twitter is filled everyday stories about politics again today. (Twitter bugün yine günlük siyasi hikayelerle dolu)

26 Ekim 2019 Cumartesi

Shadow - Shade farkı

Shadow: Bir nesnenin veya kişinin ışık/güneş altında oluşan gölgesi, silueti.

Shade: Güneş olmayan bölge. Gölgelik. Güneşten korunulan yer.

- Two adorable kittens are playing with their own shadows. (İki sevimli kedi yavrusu kendi gölgeleriyle oynuyor)

- It will sunny and hot the entire day. We should find some shade. (Tüm gün güneşli ve sıcak olacak. Gölge bir yer bulmalıyız.)

20 Ekim 2019 Pazar

Your – You’re farkı

Yazılışları benzer, telaffuzları birbirine çok yakın olduğundan karıştırılan your ve you’re.

Your

“Senin” anlamındaki sahiplik zamiridir (possesive pronoun).

Your dog is so clever. (Köpeğin çok zeki) 

They didn’t like your idea. (Senin fikrini beğenmediler.)


You’re

"You are” to be fiilinin başka bir şekilde yazımı, kısaltılmış biçimde yazımıdır.

You’re so clever veya You are so clever. (Çok zekisin)

You're talking a lot, but you're not saying anything. (Çok konuşuyorsun fakat hiç bir şey söylemiyorsun)

3 Eylül 2019 Salı

Frog? - Toad?

Türkçede tek sözcükle ifade edilebilirken, İngilizcede ayrı ayrı isimlendirilen hayvanların bazıları. 
Frog: Daha çok suda yaşayan kurbağa. Kaygan derili.
Toad: Karada yaşayan kurbağa. Pütürlü deri.

Tortoise: Kara kaplumbağası
Turtle: Su kaplumbağası

Crocodile: Bir timsah türü.
Alligator: Başka bir timsah türü.