30 Aralık 2019 Pazartesi

Your dog - İtiniz

Müessesemiz itiniz olur!

İyi Seneler

24 Aralık 2019 Salı

Future perfect tense - Örnek cümleler

Gelecekte belirli bir zamanda gerçekleşecek bir fiille veya olayla ilgili tahminlerimizi söylerken bu yapıyı kullanırız. Bu tahminler genellikle bilgiye dayalıdır.

Çoğunlukla by, by the time, in…time gibi zaman ifadeleriyle kullanılırlar.

Subject + will have + past participle verb + object

- By the summer our flowers will have doubled in size. (Yaza kadar çiçeklerimizin boyu iki katına çıkmış olur.)

- They will have visited all museums by the time they leave Ankara. (Ankara’dan ayrılana kadar tüm müzeleri ziyaret etmiş olurlar)

- We won’t have used the diesel cars ten years from now. (Bundan 10 yıl sonra dizel arabalar kullanmayacağız)

- By the time she get back, I wil have finished all works. (O dönene kadar bütün işleri bitirmiş olacağım)

- Will he have learnt English by the end of the year. (Yıl sonuna kadar İngilizceyi öğrenmiş olur mu?)


Bazen geçmiş zamanı belirtmek için de kullanılır.

- Funda will definitly have got to the school. It only takes ten minutes. (Funda okula gitmiş olacak -okulda olmalı-. Yol sadece 10 dakika sürüyor)

Future Perfect Continuous örnek cümleler

 

21 Kasım 2019 Perşembe

As … as yapısı

İngilizcede bir kıyaslama (comparative) yapısı olan as - as kullanımı.

Yapı:

Subject + verb + as + adjective + as + noun.
(Özne + fiil + as + sıfat + as + isim)

- Pelin is as quiet as a butterfly. (Pelin bir kelebek kadar sessizdir.)

- It’s as big as an elephant. (Bir fil kadar büyük)

- The doctor was as frosty as a snowman. (Doktor bir kardan adam kadar soğuktu-mesafeliydi-)



Bazı kalıplar comparative yapısı dışındadır.

As long as: Boyunca, süresince, sürece anlamlarındadır. Günlük dilde belirli bir periyot ifade edilirken veya şartlı durumlarda sıkça kullanılır.

- I will love her as long as I live. (Yaşadığım sürece onu seveceğim)

- The training could be as long as two hours.
(Çalışma 2 saat sürebilir)

- I will be there as long as she is not there. (O orada olmadığı sürece orada bulunurum-gelirim)



As well as: Hem de, yanı sıra, bununla birlikte anlamlarındadır.

- You can use these materials both outside as well as the inside. (Bu iki malzemeyi hem içeride hem de dışarıda kullanabilirsin)

- All medical interventions have risks as well as benefits. (Bütün tıbbi müdahalelerin faydaları kadar riskleri de vardır)



26 Ekim 2019 Cumartesi

Shadow - Shade farkı

Shadow: Bir nesnenin veya kişinin ışık/güneş altında oluşan gölgesi, silueti.

Shade: Güneş olmayan bölge. Gölgelik. Güneşten korunulan yer.

- Two adorable kittens are playing with their own shadows. (İki sevimli kedi yavrusu kendi gölgeleriyle oynuyor)

- It will sunny and hot the entire day. We should find some shade. (Tüm gün güneşli ve sıcak olacak. Gölge bir yer bulmalıyız.)

20 Ekim 2019 Pazar

Your – You’re farkı

Yazılışları benzer, telaffuzları birbirine çok yakın olduğundan karıştırılan your ve you’re.

Your

“Senin” anlamındaki sahiplik zamiridir (possesive pronoun).

Your dog is so clever. (Köpeğin çok zeki) 

They didn’t like your idea. (Senin fikrini beğenmediler.)


You’re

"You are” to be fiilinin başka bir şekilde yazımı, kısaltılmış biçimde yazımıdır.

You’re so clever veya You are so clever. (Çok zekisin)

You're talking a lot, but you're not saying anything. (Çok konuşuyorsun fakat hiç bir şey söylemiyorsun)

27 Eylül 2019 Cuma

That - Which farkı / Relative Clause cümlelerde

Relative Clause (adjective clause) cümlelerde that ve which kullanımı. Bir bağıl cümlede hangisini tercih etmeliyiz?

- Could you bring the red-striped coat, which on the hanger. (Askıdan kırmızı çizgili cekedi getirebilir misin?)

Cümlenin ilk bölümünde zaten ceket tanımlanıp, gerekli bilgi verildiğinden ikinci bölümdeki askıdaki ifadesinin ayırdedidici, tanımlayıcı özelliği bulunmuyor. Bu tip durumlarda which kullanılır.



- Could you bring the coat that on the hanger. (Askıdaki ceketi getirebilir misin)

Bu cümlede ise ceket tanımlanmamış. Herhangi bir ceket olabilir. Bu yüzden askıdaki ifadesi tanılayıcı bir anlam kazanıyor (identifying clause). Her hangi bir ceketi değil, askıdaki ceketi getirebilir misin?



- Nutuk, which I finished last month, was an excellent book. (Nutuk, geçen ay okuyup bitirdiğim olağanüstü bir kitap)

İki virgül arasında verilen bilgi ekstradır. Yani bilgi amaçlı verilmiş ve tanılayıcı özelliği yok. Bu yüzden virgül ve which kullanılmıştır.



- The book that is written by Attila Ilhan is on sale. (Attila İlhan tarafından yazılan kitap satışta.)

Tanılayıcı özelliği var. Satıştaki kitabın kime ait olduğu bilgisi hayati (gerekli) bir bilgidir yani ekstra bir bilgi değil.



- The concert that I went yesterday was really funny. (Dün gece gittiğim konser gerçekten eğlenceliydi)

Yine that sonrası ifadenin tanımlayıcı özelliği var (identifying clause). O bilgi verilmediğinde hangi konser olduğunu anlayamıyoruz. Dünkü konserden bahsediliyor. O yüzden that kullanıldı.



- The car that Semih bought is a Nissan. (Semih’in satın aldığı araba bir Nissan) 

That kullanılmışsa virgül kullanılmaz.



- Istanbul, which is heavily populated, is a historic city. (Istanbul aşırı kalabalık tarihi bir şehirdir.)

Yine iki virgül arasında hayati olmayan (gereksiz), ekstra bir bilgi verildiğinden which kullanıldı. 


3 Eylül 2019 Salı

Frog? - Toad?

Türkçede tek sözcükle ifade edilebilirken, İngilizcede ayrı ayrı isimlendirilen hayvanların bazıları. 
Frog: Daha çok suda yaşayan kurbağa. Kaygan derili.
Toad: Karada yaşayan kurbağa. Pütürlü deri.

Tortoise: Kara kaplumbağası
Turtle: Su kaplumbağası

Crocodile: Bir timsah türü.
Alligator: Başka bir timsah türü.



27 Ağustos 2019 Salı

See - Look - Watch farkı / örnek cümleler

Bazen karıştırılmalarına rağmen gözle ilgili bu 3 fiilin Türkçede neredeyse birebir karşılıkları vardır.

Look: Bakmak

Watch: İzlemek, seyretmek

See: Görmek


Look

“bakmak” anlamında olsa da bazen “görünmek” yerine kullanılır.

- You look beautiful honey! (Çok güzel görünüyorsun tatlım!)

“Look for…” bir şeyler aramak,

“Look at…” bir şeye bakmak,

“Look up…” ileri doğru, kafasını kaldırıp bakmak veya gözatmak gibi anlamlara gelir.

- I’m looking for a new job since last month. Geçen aydan beri yeni bir iş bakıyorum -arıyorum)

- Look at the horse! (Ata bak!)

- Look up ahead! The store is so crowded. (İleri bak! Mağaza çok kalabalık)



Watch

Televizyon, film, sinema, spor karşılaşmaları, hayvanları, insanları, manzaraları izlemeyi ifade ederken watch kullanırız.

- You should definitely watch the movie this weekend. (Filmi bu hafta sonu kesinlikle izlemelisin)

- Yesterday I stayed in and watched a volleyball game.
(Dün evde kalıp bir voleybol maçı izledim)


See

Diğerlerine göre göz burada daha pasif konumdadır.
Görüntünün çoğunlukla, kendiliğinden, istem dışı veya beklenmedik anda gözümüze ulaştığı durumlarda see kullanırız.


- Do you see that sign? (Şu işareti görüyor musun?)

- After you drive two kilometers you will see the hospital on your right.
(Aracını 2 kilometre sürdükten sonra hastaneyi sağında göreceksin)

- When did you last see our teacher. (Öğretmenimizi en son ne zaman gördün?)



Üçü bir arada örnek:

- I was watching a TV show and saw what looked liked a sassy monkey.
  
(Bir tv şovu izliyordum ve bir şımarık maymunun neye benzediğini gördüm)



İpucu:


İstisna olarak sinema - film izleme eyleminde hem 'watch', hem de 'see' kullanılabilir. Ancak 'see' kullanıldığında izleme - görme işinin evin dışında gerçekleştiği hissi oluşur. Evde film izlerken çoğunlukla 'watch' kullanılır.

- We are going to see a film. (Yarın bir film görmeye-izlemeye gideceğiz)

17 Ağustos 2019 Cumartesi

Hangisi doğru - Does she have? Does she has?

Have - Has 

I have an apple tree. (Bir elma ağacım var)

You have an apple tree.

We have an apple tree.

They have an apple tree.

I don’t have an apple tree. (Bir elma ağacım yok)

Do you have an apple tree? (Bir elma ağacın var mı?)


He has a good idea. (Güzel bir fikri var)

She has a good idea. (Güzel bir fikri var)

Does he have…? Doğru 

Does he has…? Yanlış 

- Does he have enough money? (Yeterli parası var mı?)

She doesn’t have… Doğru 

She doesn’t has… Yanlış 

- She doesn’t have a car. (Bir arabası yok) 



Had

Have - has fiillerinin geçmiş zaman hali.

Olumlu

- I had an olive tree. (Bir zeytin ağacım vardı)

- She had an olive tree. (-Onun- bir zeytin ağacı vardı)

Olumsuz
Daha çok İngiliz İngilizcesinde kullanılan formal yapı. (Şekspirvari had not)

- I had not an olive tree. (Bir zeytin ağacım yoktu)

- She had not an olive tree. (-Onun- bir zeytin ağacı yoktu)


Günlük dilde daha çok kullanılan genel yapı (didn’t have)

- We didn’t have an olive tree. (Bir zeytin ağacımız yok)

- He didn’t have an olive tree.


16 Ağustos 2019 Cuma

Transitive / Intransitive verbs

İngilizcede Transitive / Intransitive verbs

(Geçişli / Geçişsiz fiiller)



Transitive (Geçişli) verbs:

Neyi?, Kimi? Sorularına cevap verebilen fiiller geçişlidir.

İpucu: Akılda kalıcı olması için; eylemi nesneye geçiren fiillerdir. Eat, drink, break, love, see, watch...

- I ate the apple. (Elmayı yedim) Neyi yedim? sorusunun cevabı cümle içinde verilebilmektedir. Bu yüzden eat fiili geçişlidir (transitive verb).

- She love us. ( O bizi seviyor) Kimi seviyor? Sorusunun cevabı verilebildiğinden love fiili geçişlidir.


Intransitive (Geçişsiz) verbs:

Neyi?, Kimi? Sorularına cevap veremeyen fiiller geçişsizdir.

İpucu: Hareket bildiren fiiller çoğunlukla geçişsizdir: Run, jump, climb, come…

- He always comes late. (O her zaman geç gelir) Fiile Neyi? Kimi? Sorularını sorduğumuzda cevapsız kalıyor. Come geçişsiz bir fiildir (intransitive)

- I ran to the hospital. (Hastaneye koştum) Fiile Neyi? Kimi? Sorularını sorduğumuzda cevapsız kalıyor. Run geçişsiz bir fiildir (intransitive)


10 Temmuz 2019 Çarşamba

Correlative conjunctions - korelatif bağlaçlar

Correlative conjunctions

Türkçeye korelatif bağlaçlar ya da bağıntılı bağlaçlar gibi çevrilebilir. İngilizcede en bilinen ve en çok kullanılan 4 correlative conjunction şöyle:
  • Both / and
  • Not only / but also
  • Either / or
  • Neither / nor

Both / and

- Both the kid and her dog were clever.
(Hem çocuk, hem köpeği akıllıydı.)

- It’s both exciting and incredible that we’ve come to this point. (Bu noktaya gelmemiz hem heyecan verici, hem inanılmaz)



Not only / but also

- I need not only your signature but also your parent’s approval. (Sadece imzana ihtiyacım yok ayrıca anne-babanın onayı da gerekiyor)

- Twitter is not only a social media but also a business network. (Twitter sadece bir sosyal medya değil aynı zamanda bir iş ağı)


Either / or

- They will either go to the Chinese restaurant or stay at home. (Ya Çin lokantasına gidecekler ya da evde kalacaklar)

- Either Zeynep or Damla will join us. (Ya Zeynep, ya da Damla bize katılacak.)


Neither / nor
- Neither students nor their teachers had known anything where they are. (Ne öğrenciler ne de öğretmenleri nerede olduklarını biliyordu) Cümle şekil olarak olumlu görünse de anlam olarak olumsuzdur; Neither ve nor kullanımı gereği.

İngilizcede parallellik kuralı (parallelism) gereği bu bağlaçların her iki öğesinden sonra gelen sözcük aynı tür olmalıdır. Yani ya isim (noun), ya sıfat (adjective), ya zamir (pronoun) ya fiil (verb). Fiil ise aynı zaman çekiminde olmalıdır veya gerund ve infinitive yapısı değişmemelidir.

Yani;

I like either swimming or to play football. (Yanlış)

I like either swimming or playing football. (Doğru)

I like either to swim or to play football. (Doğru)

5 Temmuz 2019 Cuma

Than / Then farkı - örnek cümleler


Telaffuzları birbirine yakın olduğundan karıştırılan bu iki sözcüğün anlamları birbirinden tamamen farklı.

Than, "a" sesine yakın ve biraz daha uzun bir şekilde telaffuz edilirken,

Then, "e" sesine yakın ve daha kısa bir şekilde seslendirilir.


Than

Bir karşılaştırma bağlacıdır: –dan – den, göre…

- African elephants are bigger than Asian elephants. (Afrika filleri, Asya fillerinden daha büyüktür)

- My wife has more shoes than me. (Karımın benden daha fazla ayakkabısı var)

- It cost more money than I expected.
(Umduğumdan daha pahalıya maloldu)

- Gasoline is more expensive in Ankara than Baku. (Ankara’da benzin fiyatı Bakü’den daha pahalı)

- She think she is smarter than everyone. (Herkesten daha akıllı olduğunu sanıyor)

Rather than: 
Yerine, -dan ziyade, den ziyade 

- The client wanted a blouse in tan, rather than the light blue and green. (Müşteri açık mavi ve yeşil yerine ten rengi bir gömlek istedi) Ya da (Müşteri açık mavi ve yeşilden ziyade ten rengi bir gömlek istedi)



Then

Sıralı eylemleri anlatırken sonra anlamında kullanılır. O halde, öyleyse, madem anlamlarında da kullanılır. Genelde ifadenin başında veya sonunda bulunur.

- Go straight ahead on this line. Then turn to right at the intersection. (Bu yolda dümdüz git. Sonra kavşaktan sağa dön)

- I cleaned up and, then I watched a movie.
(Evi temizledim, sonra bir film izledim)

- If their system was perfect then why did they have to change the employees earlier this month? (Sistemleri mükemmelse, neden bu ayın başında işçileri değiştirmek zorunda kaldılar?)


Every now and then:
Ara sıra, arada bir

- Every now and then, you got to stop yourself, recheck your targets and carry on. (Arada sırada durup hedeflerinizi yeniden kontrol edin ve devam edin.)

Back then: 
Eskiden, bir zamanlar

- You're not the same person you were back then. (Sen eskiden olduğun kişi değilsin)



27 Haziran 2019 Perşembe

İngilizcede edilgen anlatım – Passive Voice

Edilgen yapının mecbur kalmadıkça kullanılmaması tavsiye edilir. Ancak, bazı durumlarda etken (active voice) yerine edilgen yapı (passive voice) kullanmak gerekebilir. 

Basitçe etken yapıyı, edilgen yapıya çevirmek (Active voice to passive voice):

1- Cümledeki özne (subject) tamamen ortadan kaldırılır.

2- Cümlede bulunan nesne (object), özne durumuna getirilir.

3- Özneden sonra ‘to be’ fiili getirilir. (is, are, was, were, be, being, been)

4- Fiil (verb), mevcut durumu ne olursa olsun ‘past participle’ çekimine (V3) getirilir.

5- Gerekiyorsa cümle sonunda ‘by’ kullanılarak fiilin kimin tarafından yapıldığı belirtilir. 

Active voice: Someone stole my car. (Birisi arabamı çaldı)

Passive voice: My car was stolen. (Arabam çalındı)

Burada arabayı çalan kişi belli olmadığından edilgen yapı kullanmak mantıklıdır. Yani araba özne (subject) durumuna getirilerek konu daha net anlatılabiliyor.


- A Japanese company makes this camera in Japan. (Bir Japon firması bu kamerayı Japonya’da üretiyor)

- This camera is made in Japan. (Bu kamera Japonya’da üretilir-üretiliyor)
Japonya’da üretildiğine göre Japon bir firma tarafından üretiliyordur. Özne olarak 'Japonlar'ı kullanmak gereksiz. O yüzden alttaki passive voice yapıdaki cümle gereksiz kurulmamıştır.

- Turks builded Anitkabir in 1953. (Türkler Anıtkabir’i 1953 yılında yaptı)

- Anitkabir was builded in 1953. (Anıtkabir 1953 yılında inşa edildi.

- Anitkabir was builded in 1953 by Turks. (Anıtkabir 1953 yılında Türkler tarafından inşa edildi)



- Painter workers are painting the house to white. (İşçiler evi beyaza boyuyor)

- The house is being painted to white. (Ev beyaza boyanıyor)
Burada boyama işinin boyacılar tarafından yapıldığı herkesçe bilinen bir bilgi olduğundan belirtmeye yok. Bu yüzden passive voice kullanmak daha doğru.


- Rasim will finish the project soon. (Rasim projeyi yakında bitirecek)

- The Project will be finished soon. (Proje yakında bitirilecek)



- The boss has canceled the meeting. (Patron toplantıyı iptal etti)

- The meeting has been canceled. (Toplantı iptal edildi)


25 Haziran 2019 Salı

Altogether - All together farkı

Yazılışı ve telaffuzları birbirine yakın olan ancak anlamları farklı olan ve hep birbiriyle karıştırılan iki sözcük. Konuşma dilinde olmasa da yazımda sorun oluşturabilir.

All together: Hep birlikte, topluca, uyum ve ahenk içinde gibi anlamları var.

- We sang all together. (Hep birlikte şarkı söyledik)

- Let's have fun all together.
(Hadi hep beraber eğlenelim)



Altogether: Tamamen, büsbütün, toptan olarak anlarındaki zarftır (adverb)

- The movie was really bad altogether. (Film bütünüyle kötüydü)

- The clients are altogether well pleased with us.
(Müşteriler bizden tamamen memnun)

23 Haziran 2019 Pazar

Phrase / Clause farkı - örnekler

Phrase:

Sözlük anlamı ifade olan ‘phrase’, bir sözcük grubudur. Bu ifadelerde özne ve yüklem (subject/verb) birlikte bulunmaz. Bir cümle içinde bir ya da daha fazla ifade (phrase) olabilir.


Clause:
Cümle anlamındadır. Mutlaka özne ve yüklem (subject/verb) barındırır. İçinde başka cümleler (clauses) veya ifadeler (phrases) barındırabilir.

‘Dependent Clause’ ve ‘Independent Clause’ (Bağlı cümle ve bağımsız cümle) olmak üzere ikiye ayrılır.

Dependend Clause: Başka bir bağımsız cümleye ihtiyaç duyan, onunla birlikte kullanılan bağlı cümle.

Independent Clause: Tek başına olan, bir anlam ifade eden cümle.

Örnekler:

- Before working, I always drink two coffee.

Yukarıdaki cümlede “Before working” kısmında fiil var fakat özne (subject) yok. Bu bir ifadedir (phrase).

Virgülden sonraki “I always drink two coffee” kısmında ise hem özne (subject) hem fiil (verb) var. Bu yüzden ‘clause’ yani cümledir. Ayrıca independend clause grubuna girer.


- After she ate dinner, Filiz watched a movie.

Yukarıdaki cümlede “After she ate dinner” kısmımda hem özne (subject) hem fiil (verb) var. Bu yüzden ‘clause’ yani cümledir. Fakat dependent clause yani bağlı cümle grubuna girer çünkü başka bir cümleye ihtiyaç duyuyor (after, before, when, while ile başlayan ifadeler-cümleler genelde böyledir).

Virgülden sonraki “Filiz watched a movie” kısmı da hem özne (subject) hem fiil (verb) barındırdığından ‘clause’ yani cümledir. Ve independent clause sınıfına giren bir cümledir.


14 Haziran 2019 Cuma

Good / Well farkı

Good / Well kullanımı farkları ve örnekler:


Good: İyi anlamında sıfat (adjective)

Well: İyi anlamında zarf (adverb)

Adjective: sıfat, isimleri, kişileri, nesneleri tanımlar
Adverb: zarf, fiilleri tanımlar


- Your Turkish is pretty good. (Türkçen oldukça iyi) ‘Your’ öznesini tanımlıyor.

- You are speaking Turkish pretty well. (Oldukça iyi Türkçe konuşuyorsun) ‘Speak’ fiilini tanımlıyor.

Good

- Mehmet is a good photographer. (Mehmet iyi bir fotoğrafçıdır)

- Stamp Museum is good place to visit in Ankara. (Ankara’daki Pul Müzesi ziyaret etmek için iyi bir yer)

- I’m not good at swimming. (Yüzmede iyi değilimdir)


Well

- Atakan plays basketball well. (Atakan basketbolu iyi oynar)

- Did you do well on your exam? (Sınavda iyi miydin? - Sınavın nasıl geçti?)

- My grandmother can’t hear well. (Babaannem iyi duyamıyor)

Well genellikle cümlenin sonunda bulunur.


İstisnalar:

Fiilleri tanımlayan yani zarf (adverbs) olarak ‘well’ kullanılıyordu ancak durum fiillerinde (stative verbs) good kullanılır. Be, look, like, seem, think gibi.

- I don’t feel good today.  (Bugün iyi hissetmiyorum)

- I think you should think good about your self and reputation. (Bence kendin ve itibarın hakkında iyi düşünmelisin.)

- Your new motorcycle seems good. (Yeni motorun iyi görünüyor)

- Everything is good. (Her şey iyi)

- How are your kids? Are they good?
(Çocuklar nasıl? İyiler mi?)

- You look good. (İyi görünüyorsun)


How are you? Sorusuna her iki şekilde de yanıt verilebilir. Sorunun hangi amaçla sorulduğuna bağlıdır.

- I’m good. (Duygusal, moral durumlar kastedilerek "nasılsın?" diye sorulduğunda)

- I’m well. (Sağlıkla ilgili veya fiziki durumlar kastedilerek "nasılsın?" diye sorulduğunda)

3 Haziran 2019 Pazartesi

Get ile phrasal verbs

'Get' içeren phrasal fiiller ve örnek cümleler.

Get along with:
Geçinmek, anlaşmak

- We don’t get along with our English teacher. (İngilizce öğretmenimizle iyi anlaşamıyoruz)

- I get along with my brother. (Erkek kardeşimle iyi anlaşıyorum)


Get up: 
Kalkmak, uyanmak (Yataktan veya oturulan-uzanılan bir pozisyondan)

- I get up at seven every day. (Her gün saat 7’de uyanırım-kalkarım)


Get down: 
Eğil, çök. (Get up fiilinin tam tersi)

Get down on it:
Onun üzerine eğil, çalış.

Get away:
Uzaklaşmak, kaçmak kurtulmak. Günlük dilde daha çok tatile gitmek, hava değişimi, yer değiştirmek olarak kullanılır.

(Getaway): Tatil noktası, tatil seçeneği

Get in:
Binmek (Araba, tekne gibi daha küçük özel taşıtlar için)

Get out:
1. İnmek (Araba, tekne gibi daha küçük özel taşıtlar için)

2. Dışarı çık, defol (argo-küfür)

Get on:
Binmek (Tren, otobüs gibi daha büyük taşıtlar için)

Get off:
1. İnmek (Herhangi bir araçtan veya bir platformdan)

- You should get off at the next station. (Bir sonraki durakta inmelisiniz)

2. Bir cezadan yırtmak, ya da çok az cezayla kurtulmak.

- Ahmet has involved an accident and killed a man. But he got off very lightly. (Ahmet bir kazaya karıştı ve bir adam öldürdü fakat fakat çok hafif bir ceza aldı)

Get over: 
Aşmak, atlamak, kendine gelmek, kurtulmak (Bir sorunu veya fiziksel engeli).

- I don’t know how many times I have watched this video but I can’t get over it. (Bu videoyu kaç kez izledim bilmiyorum ama bir türlü aşamıyorum) Unutamıyorum, aklımdan çıkmıyor anlamlarında.

Get ahead: 
İlerlemek, öne çıkmak, başarılı olmak.

- If they want to get ahead, they must work hard! ( Başarılı olmak istiyorlarsa, sıkı çalışmalılar)


Get together:
 Buluşmak, bir araya gelmek.

- When we will get together? (Ne zaman buluşacağız?)


Get between:
 Araya girmek. (İki kişi, iki nesne veya durum arasına girmek)

- I dont’t want to get between daddy and brother when they argue each other. (Babamla abim tartışırken aralarına girmek istemem)


Get by:
Hayatta kalmak, idare etmek

- How did we get by without the internet! (İnternet olmadan nasıl yaşardık-yaşayabilir miydik)


Get through: 
Bitirmek (Tamamlanması gereken bir işi ya da görevi)

- If we get through the day without any incidents, everyone will breathe a sigh of relief. (Bugünü olaysız tamamlayabilirsek herkes rahat bir nefes alacak)

4 Mayıs 2019 Cumartesi

Bütün olumsuzluk önekleri

İngilizcedeki bütün olumsuzluk önekleri (prefix) ve bazı örnekler.

un-
believable / unbelievable  İnanılır /İnanılmaz

certain / uncertain  Belli /Belli olmayan

fortunately / unfortunately  İyi ki / Maalesef

fair /unfair  Adil / Haksz 

friendly /unfrendly  Dostça / Düşmanca

happy /unhappy  Mutlu / Mutsuz

popular /unpopular Popüler / Popüler olmayan

sure /unsure  Emin /Emin olmayan

wise /unwise  Bilge / Akılsız

tidy /untidy  Düzenli / Dağınık


dis-

agree / disagree Aynı fikirde olmak / Aynı fikirde olmamak

allow /disallow  İzin vermek / İzin Vermemek

honest / dishonest  Dürüst / Sahtekar

like / dislike  Beğeni / Antipati

qualify /disqualify  Finale kalmak / Elenmek

loyal / disloyal  Sadık / Sadakatsiz



non-
sense / nonsense  Mantıklı / Akıldışı

stop / non-stop  Dur / Durmadan

smoker / nonsmoker  Sigara iç(il)en / sigara iç(il)meyen


a-
theist / atheist  Tanrıya inanan / İnanmayan

moral / amoral  Ahalki / Ahlak dışı

political / apolitical  Siyasi / Siyaset dışı, apolitik

typical / atypical   Tipik / Alışılmamış


ab-
normal /abnormal  Normal / Anormal


anti-
virus / antivirus

biotic / antibiotic

social / antisocial  Sosyal / Antisosyal

clockwise /anticlockwise  Saat yönü / Saat yönünün tersi


ig-
noble / ignoble  Yüce / Aşağılık


im-
polite / impolite  Nazik / Kaba

possible / impossible   Mümkün / İmkansız

patient / impatient  Sabırlı / Sabırsız


in-
active / inactive  Aktif / Pasif 

definite / indefinite  Kesin / Belirsiz

human / inhuman  İnsani / İnsanlık dışı

justice / injustice  Adalet / Adaletsiz

valid / invalid  Geçerli / Geçersiz

formal / informal  Resmi / Gayrıresmi

visible / invisible  Görünür / Görünmez

complete / incomplete  Tamamlanmış / Tamamlanmamış


il-
legal / illegal

logical / illogical  Mantıklı / Mantıksız


ir-
regular / irregular   Düzenli / Düzensiz

responsible / irresponsible Sorumluluk sahibi / Sorumsuz

26 Nisan 2019 Cuma

Out içeren phrasal verbs

Kick out: Kovmak, çıkarmak, yok etmek, kapı dışarı etmek.

- I just need to kick you out of my head. (Seni kafamdan çıkarmam gerekiyor)


Fill out: Doldurmak (form, belge, anket vs doldurmak)

- Please fill out form for reservation. (Rezervasyon için lütfen form doldurun)


Point out: Dikkat çekmek, işaret etmek, belirtmek.

- I’d like to point out that I will never talk Sadullah ever again for what he said about my hair. (Saçımla ilgili söylediklerinden dolayı bir daha Sadullah ile konuşmayacağımı belirtmek isterim)


Head out: Bir yerden ayrılmak, yola çıkmak.

- We are very bored. We’re going to head out soon. (Çok sıkıldık, birazdan ayrılacağız)

Look out: Dikkat et, bak!

- Hey! Orhan look out! The bus almost hit you. (Hey Orhan dikkat et. Otobüs neredeyse sana çarpıyordu)

Look out for: Dikkatli olmak, bakar durumda olmak.

- Please be on the look out for my lost puppy. Last seen in Yenimahalle. Contact me if you see her. (Lütfen kayıp yavru köpeğim için dikkatli olun. En son Yenimahalle’de görüldü. Görürseniz bana ulaşın.)

Pass out: Dağıtmak, dağılmak, bayılmak.

- My dog passed out after a hard day of play. (Köpeğim zorlu bir oyun gününün ardından dağıldı.) Yorgunluktan düşüp kaldı, bayıldı.

Hand out: Dağıtmat, distribute anlamında olan.

- The exam will begin in ten minutes. Our teacher will hand out the papers. (Sınav 10 dakika içinde başlayacak. Öğretmenimiz sınav kağıtlarını dağıtacak)


Komut-emir şeklinde ve tek başına kullanılabilenler.

Chill out! : Sakin ol, rahatla, sinirlenme.

Keep out: Dışarda kal, içeri girme.

Get out!: Defol, kaybol. (Kaba ve günlük dilde) 

Come out: Dışarı gel.

7 Nisan 2019 Pazar

Very – too farkı

Birbirlerinin yerine kullanıldığında ve cümle Türkçeye çevrildiğinde ikisi de ‘çok’ sözcüğüyle ifade ediliyor ancak verilmek istenen mesaj biraz farklılaşıyor. Şöyleki: 

Olumsuz
anlamda bir ifade içinde kullanıldıklarında iki sözcük de ‘çok’ anlamına geliyor olmasına rağmen, cümleye birebir aynı anlamı katmıyorlar. "Too" cümleye daha olumsuz bir izlenim verir.

very
Aşırı, çok, fazla anlamlarına geliyor ve yönetilebilir veya kabul edilebilir durumlarda tercih edilmeli.

too 
Yine aşırı, çok, fazla anlamlarında ve yönetilemez veya kabul edilemez sınırlarda bulunan durumlarda tercih edilmeli.

Örnekler:

- This apple is vey sour but I like it. (Elma çok ekşi ama seviyorum bunu)

- This apple is too sour. I can’t eat it. (Bu elma çok ekşi. Bunu yiyemem)


- We are very tired but let’s go out anyway. (Çok yorgunuz ama hadi bir yerlere gidelim)

- We are too tired, let’s sleep. (Çok yorgunuz, uyuyalım)


- It’s very expensive. (Çok pahalı)

- It’s too expensive. (Çok pahalı) Fiyat çok pahalı olduğundan satın alamayacağınızı anlatırken 'too' kullanmak daha doğru.

28 Mart 2019 Perşembe

İngilizcede gömülü sorular - Embedded Questions

Daha resmi (formal) ve daha nazik formda sorular için (Indirect questions). Birine, hakkında çok fazla bilgi sahibi olmadığımız bir konuyu sorarken... Yapıları biraz farklıdır.

To be fiilinde embedded questions.

Do you know? (Biliyor musun?)
Where is the tailor? (Terzi nerede?)

İki soru birleşince yapı biraz değişir. To be fiilinin yeri değişip sona gelir.

- Do you know where the tailor is? (Terzinin nerede olduğunu biliyor musun?)


May I know? (Öğrenebilir miyim?)
Who was the caller? (Arayan kimdi?)

- May I know who the caller was? (Arayanın kim olduğunu öğrenebilir miyim?)

I don’t know. (Bilmiyorum.)
How old is Yeliz? (Yeliz kaç yaşında?)

- I don’t know how old Yeliz is. (Yeliz’in kaç yaşında olduğunu bilmiyorum)

- Could you tell me how much the computer is? (Bana bilgisayarın ne kadar olduğunu söyleyebilir misin?)

- Do you remember how big Siberia is? (Sibirya’nın ne kadar büyük olduğunu hatırlıyor musun?)

Simple tense ile embedded questions kullanımı:

İkinci kısımdaki fiilin çekiminin değiştiğine dikkat edilmeli.

Do you know? (Biliyor musun?)
Where does she live? (Nerede yaşıyor?)

- Do you know where she lives? (Nerede yaşadığını biliyor musun?)


Would you know? (Biliyor muydun?)
How long do cats sleep? (Kediler ne kadar uyur?)

- Would you know how long cats sleep? (Kedilerin ne kadar uyuduğunu biliyor muydun?

Past tense ile embedded questions kullanımı: 

İkinci kısımdaki fiilin çekiminin değiştiğine dikkat edilmeli.

I don’t know. (Bilmiyorum)
Why did they go out? (Neden dışarı çıktılar?)

- I don’t know why they went out. (Neden dışarı çıktıklarını bilmiyorum)


Can you tell me? (Söyleyebilir misin?)
When did you clean the garden? (Bahçeyi ne zaman temizledin?)

- Can you tell me when you cleaned the garden? (Bahçeyi ne zaman temizlediğini söyleyebilir misin?)

18 Mart 2019 Pazartesi

Must – have to / has to farkı

Must – have/has to kullanımları ve farkı

Must modalı Türkçe’de -malı –meli eki alan gereklilik kipinin karşılığıdır. “Have/has to” yapısına göre daha kararlı-sert bir anlam barındırsa da bazı istisnalar vardır.

Kesin bir kuraldan veya kanuni zorunluluktan bahsedildiğinde pozitif formda must ve have to/ has to kullanılan gereklilik cümleleri benzerlik gösterir.

- You must have a ticket to enter the concert. (Konsere girmek için bir bilet almalısın)

- You have to have a ticket to enter the concert. (Konsere girmek için bir bilet almalısın)

- He has to have a ticket to enter the concert. (Konsere girmek için bilet almalı)

- You must be patient if you are applying for Mortgage Loans. Processes take a long time. (Konut kredisi için başvuruyorsanız sabırlı olmalısınız. İşlemler uzun sürüyor))

- You have to be patient if you are applying for Mortgage Loans. ((Konut kredisi için başvuruyorsanız sabırlı olmalısınız)


Ancak olumsuz formda kullanıldıklarında anlamlar değişir.

“Must not” yine bir kurala veya kanuni zorunluluğa işaret ederken,

“doesn’t have to” ya da

“don’t have to” bir tavsiyeye veya  bir “zorunda olmama” durumuna işaret eder.


- You mustn't smoke here. (Burada sigara içmemelisin) İçmek yasak anlamında.

- You mustn't make noise in the library. (Kütüphanede gürültü yapmamalısınız)

- “A self-respecting artist must not fold his hands on the pretext that he is not in the mood.” Tchaikovsky (Kendine saygısı olan bir sanatçı havamda değilim diyerek ellerini kavuşturup oturmamalı) Çaykovski.

- You don’t have to wait. (Beklemek zorunda değilsin) İstersen gidebilirsin.

- She doesn’t have to come with us. (Bizimle birlikte gelmek zorunda değil) İsterse gelmeyebilir.

- I don’t have to go to the bank because I use internet banking. (Bankaya gitmek zorunda değilim, çünkü internet bankacılığı kullanıyorum)

- Kubilay doesn't have to sale his guitar. (Kubilay gitarını satmak zorunda değil) Satması gerekmiyor.

Kural:

I / you / we / they don’t have to ….

He / she / it doesn’t have to….


15 Mart 2019 Cuma

İngilizcede işi başkasına yaptırmak - causitive

Genelde kendimizin yap(a)mayıp başka birine yaptırılan işlerden bahsedilirken, yani işi yapan başkası olduğunda ‘causitive’ (ettirgen) yapı kullanılır. 

Bu cümleler have/has + object + V3 kalıbındadır (...have something done...) Çoğunlukla işi yapan kişi belirtilmez.

- We have our house painted every year. (Her yıl evimizi boyatırız)

- We will have our house painted next year. (Gelecek yıl evimizi boyatacağız)

- We had our house painted last year. (Geçen yıl evimizi boyattırdık)


- I had my radio repaired yesterday. (Radyomu dün tamir ettirdim)

- My parents have portraits taken every year at their wedding anniversary. (Anne ve babam her evlilik yıldönümlerinde fotoğraf çektirir)

- Sevgi has her hair cut always at same coiffeur. (Sevgi saçlarını hep aynı kuaförde kestirir)

- I will have the car washed tomorrow. (Yarın arabayı yıkatacağım)

- I had my finger broken in a traffic accident. (Bir trafik kazasında parmağım kırıldı) İstek dışı veya kazara meydana gelen olaylarda da bu yapı kullanılır. 

- Why don’t you have the roof of your house fixed? (Neden evinin çatısını tamir ettirmiyorsun?)

Bazen have/has yerine ‘get’ kullanılır. 

- You should get your computer repaired. (Bilgisayarını tamir ettirmelisin) 

- I got my hair cut yesterday. (Dün saçımı kestirttim)

11 Mart 2019 Pazartesi

Sometimes - Sometime farkı

Sometimes:

Zaman içinde bazen, ara ara yapılan belirli durumları anlatırken sometimes kullanılır.

- I meet Ceren sometimes in Ankara. (Ceren ile bazen Ankara’da buluşurum) Tekrarlanan bir eylem olduğu anlaşılıyor.

- I like playing the badminton. I also play games on the phone sometimes. (Badminton oynamayı severim. Ayrıca bazen telefonda oyun oynarım)

- Sometimes they go to the shopping mall. (Bazen alışveriş merkezine giderler)

- Sometimes I wish I had a time machine. (Bazen keşke bir zaman makinem olsaydı diyorum)



Sometime:

Geçmişte veya gelecekteki belirsiz bir zamandaki bir durumdan veya eylemden bahsederken sometime kullanılır. Daha çok “bir ara, günün birinde” gibi bir anlamı var.

- Goodbye, see you sometime. (Hoşça kal bir ara görüşürüz.) Tekrarlanan bir eylem değil.

- I want to visit Cappadocia sometime next summer. (Gelecek yaz bir ara Kapadokya’yı ziyaret etmek istiyorum)

- I will probably go on holiday sometime in July. (Muhtemelen temmuzda bir gün tatile çıkarım) Temmuz ayında herhangi bir zaman.

- Did you see that? I drew this comic sometime last year. (Bunu gördün mü? Bu karikatürü geçen yıl bir zaman çizmiştim.)


Daha akılda kalıcı olması için: 
Sometimes - Arada bir
Sometime - Bir ara

  

4 Mart 2019 Pazartesi

Yer isimlerinde THE kullanımı

Ülke, şehir, dağ, nehir, göl gibi yer adlarında THE kullanımı.

THE İngilizcede "article" olarak adlandırılan, Türkçeye “tanımlık” olarak çevrilen ve isimleri tanımlamakta kullanılan şeydir. Yine isimlerden önce gelen “a” ve “an” gibi tekil isimlerle kullanılır, çoğul veya sayılamayan (uncountable) isimlerle kullanılmaz.

Spesifik, özel, belirli bir isimden bahsedilirken, öncesinde the kullanılır.

- I decided to buy a watch. (Bir saat almaya karar verdim) Herhangi bir saatten bahsediliyor.

- I decided to buy the watch. (Saati almaya karar verdim) Belirli bir saat. Bahsedilen saati hem cümleyi kuran, hem karşıdaki kişi biliyor. O saati almaya karar verdim.


- Put an apple on your head and close your eyes. (Başına bir elma koy ve gözlerini kapa)

- Put the apple on your head and close your eyes. ( Elmayı başına koy ve gözlerini kapa) Muhtemelen orada bir elma var, yani hangi elmadan bahsedildiğini hem söyleyen kişi, hem elmayı başına koyacak kişi biliyor.

Yer isimlerinde THE kullanımı:

THE kullanılan yer isimleri:

Birden fazla ülke veya eyaletin bir arada olduğu devletlerden bahsedilirken.


- The United States of Amerika, The USA, The United Kingdom, The UK, The United Arab Emirates gibi.

Çok sayıda küçük adadan oluşan ülkelerden bahsedilirken THE kullanılır.

- The Virginia Islands, The Philippines gibi.

Deniz ve okyanuslardan bahsederken THE kullanılır.

- The Atlantic Oceans, The Indian Ocean, The Mediterranean Sea gibi.

Nehirlerden bahsedilirken THE kullanılır.

- The River Nile, The Seyhan River gibi

Çöllerden bahsederken THE kullanılır.

- The Gobi Desert, The Karakum Desert gibi,

Sıradağlardan veya dağ gruplarından bahsedilirken THE kullanılır.

- The Alps, The Taurus Mountains (Toros Dağları) gibi,

Yapılardan bahsedilirken THE kullanılır.

- The Taj Mahal, The Ankara Castle, The Colosseum gibi.



The kullanılmayan yer isimleri

Ülke adlarında THE kullanılmaz.

- Turkey, Bugaria, Russia, Japan…

Kıta isimlerinde THE kullanılmaz


- Africa, Asia, Europe…

Şehir isimlerinde THE kullanılmaz,
- Ankara, Paris, Tokyo…

Göl isimlerinde THE kullanılmaz.

- Lake Van, Lake Como…

Dağ isimlerinde THE kullanılmaz. (Sıradağlarda kullanılıyordu)

- Monte Amaro mountain, Mount Suphan (Süphan), Mt. Makalu (kısaltılarak kullanılması yaygındır)

Cadde, sokak isimlerinde THE kullanılmaz


- Wall Street, Ataturk Street, Bayındır Street, Lombard Street, Abbey Road…

 Park isimlerinde THE kullanılmaz.

- Genclik Park, Central Park, Tivoli Gardens, Golden Gate Park...

25 Şubat 2019 Pazartesi

Suggest - Recommend farkı / Örnek cümleler

isim; tavsiye, öneri
fiil; tavsiye etmek, önermek. Çoğunlukla birbirlerinin yerine kullanılabilir.

suggest” genel tavsiyelerde, 

"recommend” biraz daha özel tavsiyelerde, yani kişisel bir deneyime dayanan tavsiyelerde kullanılıyor. (Bunu öneriyorum çünkü daha önce deneyimledim)

Birbirlerinin yerine geçebildiği bir örnek:

- The doctor suggested that she lose weight. (Doktor kilo vermesini tavsiye etti)

- The doctor recommended that she lose weight. (Doktor kilo vermesini tavsiye etti)

- The doctor advised that she lose weight. (Doktor kilo vermesini tavsiye etti)

Bu tür bir cümle aynı zamanda dilek kipindedir (subjunctive mood). Bu yapıda geniş zamandaki ikinci fiile “–s” takısı gelmez. Özne he, she, it olsa bile fiil yalın haldedir (base form). Yani “The doctor suggested that she loses weight” denmez.

Şu dilek kipi cümlesindeki was yerine were kullanılması gibi:

   I wish I was a basketball player

 - I wish I were a basketball player
. (Keşke bir basketbolcu olsaydım)

Suggest - örnek cümleler:

- I suggest you install an antivirus software on your computer. (Bilgisayarına antivirüs yazılımı yüklemeni öneririm)

- Do you suggest buying strawberry and eating it in winter? (Kışın çilek alıp yemeyi tavsiye ediyor musunuz?) suggest kullanılan istek-dilek ifadelerinde fiile +ing takısı getirilmesi yaygındır.

- I would suggest doing research into who they are. (Kim olduklarını araştırmayı öneririm)

- There are a lot of researchs which suggests eating nuts may be good for your heart. (Fındık yemenin kalbe iyi gelebileceğini öne süren pek çok araştırma var) suggest burada öne sürmek anlamında kullanılmış.


Recommend – örnek cümleler

- I would recommend that tailor to you.
(Sana o terziyi önerebilirim)

- Can you please recommend a famous dermatologist? (Ünlü bir cildiyeci tavsiye edebilir misin?)

- Limonata is such a good movie. I strongly recommend it. (Limonata ne kadar güzel bir film. Şiddetle tavsiye ederim)

- I highly recommend this book for parents who are feeling anxious or stressed. (Stresli ya da endişeli hisseden ebeveynlere bu kitabı çok tavsiye ederim)

- I recommended that my Japanese friend try the tarhana soup. (Japon arkadaşıma tarhana çorbasını denemesini önerdim) Geniş zamanlı cümlede fiile –s takısı getirilmemesi durumu. ..friend try…

19 Şubat 2019 Salı

Past Perfect ve örnek cümleler

Past Perfect Tense, Türkçedeki miş'li geçmiş zamana benzese de tam olarak aynı değildir. Past perfect ifadelerde çoğunlukla 2 farklı olay (fill) vardır. Birisi Past Perfect, diğeri genelde Past Tense olur.


Past Perfect Yapısı: Subject + had + Verb3 (Past Participle)


1- Geçmişte tamamlanmış bir eylemden önce gerçekleşmiş başka bir eylemden bahsederken.

- Ahmet had gone out when his son arrived in the bank. (Ahmet, oğlu bankaya vardığında bankadan ayrılmıştı) Ahmet’in eylemi, oğlunun eyleminden önce gerçekleşmiş.

- When I arrived at the train station, the train had left. (Tren istasyonuna vardığımda, tren ayrılmıştı) Geç kalmış, treni kaçırmış.

- When the police came, the thief had gone. (Polis geldiğinde hırsız kaçmıştı)

- After I had had a bath, I ate breakfast. (Banyo yaptıktan sonra kahvaltımı yedim) Past perfect cümlede “have” fiili varsa kaçınılmaz olarak iki tane “had” yan yana gelir. Had had (have a bath)



2- Geçmişte belirtilen özel bir zamandan önce gerçekleşmiş eylemleri tanımlarken.

- Suna had never been to a football match before last weekend. (Suna geçen hafta sonuna kadar hiç futbol maçında bulunmamıştı) Hayatında ilk defa geçen hafta gitmiş.

- When I went to Beypazarı last month, I ate Beypazarı casserole there. I had never eaten Beypazarı casserole before. (Geçen ay Beypazarı’na gittiğimde güveç yedim. Daha önce hiç Beypazarı güveci yememiştim.)



3- Sebep sonuç ilişkisi bulunan cümlelerde. Genellikle past simple tense ile birlikte kullanılır.

- We got stuck in trafik because there had been an accident. (Trafikte şıkışıp kaldık, çünkü bir kaza olmuştu.)

- I started feeling ill because I had drunk a lot of beer for lunch. (Kendimi hasta hissetmeye başladım çünkü öğle yemeğinde çok bira içmiştim)

- It could have been nice, if you had put black shoes on. (Siyah ayakkabıları giyseydin hoş olabilirdi)


4- Geçmişteki bir olayın sonucunu vurgulamak için.


- By the time I recieved that 20% off coupon it had already expired. (Yüzde 20’lik indirim kuponu elime ulaşana kadar çoktan süresi dolmuştu.)

- By the time Nuri Bilge Ceylan received the award, he had directed five movies. (Nuri Bilgi Ceylan ödül aldığında beş filmin yönetmenliğini yapmıştı) Ödül almadan önce 5 film yönetmişti.


5- Reported speech (dolaylı anlatım) cümlelerinde geçmiş zamanlı bir olay aktarılırken.

- Saliha said that she had eaten the baklava. (Saliha baklavayı yediğini söyledi)

- Metin said that he had never been to Izmir. (Metin İzmir’e hiç gitmediğini söyledi)

14 Şubat 2019 Perşembe

Sleep - asleep farkı / Örnek cümleler

Sleep

Fiil (verb) olarak uyumak, isim (noun) olarak uyku anlamında kullanılıyor.

- I sleep like a baby. (Bir bebek gibi uyurum)

- He slept for 4 hours yesterday. (Dün 4 saat uyudu)

- I didn’t sleep a wink. (Gözümü kırpmadım) Hiç uyumadım.

- You should fix your sleep schedule immediately. (Acilen uykunu düzene sokmalısın) isim olarak kullanım.

- How much do cats sleep? (Kediler kaç saat uyur?)
- Cats spend more than half the day sleeping, snoozing for about 12,5 hours. (Kediler günün yarıdan fazlasını, yaklaşık 12.5 saatini uyuyarak, şekerleme yaparak geçirir)

Asleep
Asleep fiil değildir, sıfat (adjective) ya da zarf (adverb) olarak kullanılır.

Uykuda, uyuyan, uyumakta olan, uyumuş anlamlarındadır.

- My grandfather is asleep right now. (Büyük babam şu an uykuda) My grandfather is sleeping… ile aynı anlamda.

- The city was asleep and I went out for taking picture of the stars. (Şehir uykudaydı ve ben yıldızların fotoğrafını çekmek için dışarı çıktım)

-You can't wake person who is pretending to be asleep. (Uyuyor numarası yapan birini uyandıramazsın)

- I was so tired. I fell asleep on the bus. (Çok yorgundum. Otobüste uyuyakaldım).

Fall asleep: Uyuyakalmak

7 Şubat 2019 Perşembe

Will - going to farkı / will kullanımı


Will – be going to

Her ikisi de gelecek zaman (future tense) cümlelerinde kullanılır.

Ancak basitçe:

“Will”, genelde daha ani bir kararla yapılan fiillerle birlikte, daha belirsiz durumlarda kullanılıyor.

“Going to” ise gelecekle ilgili daha kesin, net veya planlanmış eylemlerden bahsederken kullanılıyor.

diyebiliriz.

- Mr. Kaya called you in the morning? (Sabah seni Kaya Bey aradı)
I will call him back. (Ona döneceğim- arayacağım)

- The phone is ringing. (Telefon çalıyor)
- I will get it. (Ben bakarım)

- If you don't challenge yourself, you will never realize what you can become. (Kendine meydan okumazsan ne olabileceğini asla bilemezsin) Şartlı cümlelerde genelde will kullanılır.

- Our team will probably win. (Bizim takım muhtemelen kazanır.) Gelecekle ilgili kişisel tahminlerde genelde will kullanılır.

- They'll likely buy a new shoes. (Herhalde yeni bir ayakkabı alırlar)

- Tomorrow I’m going to fly to Antalya. (Yarın Antalya’ya uçuyorum) Kesin bir bilgi

- I cannot get out with you. I’m going to do my homework. (Seninle dışarı çıkamam. Ödevlerimi yapacağım)

Günlük dilde  "going to"bazen  "gonna" olarak kısaltılır.
 - I'm gonna make a cake for your birthday.. (Doğum günün için pasta yapacağım)



Will - diğer kullanımları (gelecek zaman dışındaki):

1- Alışkanlıklardan, rutinlerden bahsederken.

- Your boys are fighting. (Senin çocuklar kavga ediyor)
- Yes. They will do that. (Evet. Yaparlar) Sürpriz değil, sürekli kavga ediyorlar çünkü.

- When do bears start to hibernate? (Ayılar ne zaman kış uykusuna yatmaya başlar?)
- The bears will start to hibernate in the end of October. (Ayılar Ekim sonunda kış uykusuna yatmaya başlar) Her yıl gerçekleşen bir rutin.

2- Geçmişteki alışkanlıklardan veya rutinlerden bahsederken “will”in geçmiş zaman formu olan would kullanılır”

- In the years I worked there we would play table tenis every noon. (Orada çalıştığım yıllarda her öğlen masa tenisi oynardık) Bakınız WOULD KULLANIMI 

Biraz "Used to" kullanımına benziyor.

- My grandmather used to smoke but then she had health problems and had to stop. (Büyükannem sigara içerdi ama sağlık problemleri başlayınca sigarayı bırakmak zorunda kalmıştı).


3- Rutinleşmiş veya zamanlanmış bir eylem hakkında yorum yaparken.

- The news will be starting on tv. Could you turn on it please? (Haberler başlamış olacak. Televizyonu acabilir misin?)

Cümle hem yazımda, hem söylemde gelecek zaman yapısında olmasına rağmen şimdiki zamandan bahsediyoruz. Bu tür kullanımı Türkçede de aynı şekilde görürüz. Ahmet gelmiş olacak, kapıyı açar mısın? Yani şu an kapıda. Ahmet’in geldiğinden neredeyse eminiz.

- She will be sleeping about now. I think we don’t call her. (Şu sıralar uyuyor olacak, aramayalım bence)

- Their bus will be taking a break at this time at Burdur. (Şu sıra otobüsleri Burdur’da mola vermiş olacak) Şu sıra moladalardır anlamında. Şimdiki zamandan bahsediyor.


Bu kullanım gelecek zaman kiplerinden future continuous tense ile aynı gibi görünmesine rağmen burada şimdiki zamanı ifade ediyor.


Future continuous tense - örnek bir cümle

- They'll be travelling to Antalya tomorrow night. (Yarın gece Antalya’ya yolculuk ediyor olacaklar.)


31 Ocak 2019 Perşembe

What are you up to? / What are you doing?

What are you up to?
What are you doing?

Her iki ifade de "Ne yapıyorsun? (şu anda)" anlamında olmasına rağmen bazı farklar var.

What are you doing? sorusu tonlamaya da bağlı olarak daha direkt veya kaba gibi görünür. Ne yapıyorsun?

What are you up to? ise daha endirekt, daha yumuşak biçimde "Ne yapıyorsun?" demektir. Günlük kullanımda daha çok tercih edilir.

What are you up to? (Ne yapıyorsun?)
What are you up to this saturday? (Cumartesi günü ne yapıyorsun?)
What are you up to these days? (Bu günlerde ne yapıyorsun?) Neler yapmaktasın?

20 Ocak 2019 Pazar

Could kullanımı - örnekler


1- ‘Can’ modalının (yardımcı fiilinin) geçmiş zaman hâlidir.

- At one time I could swim hundred of meters in two minutes, but I can’t anymore. (Bir zamanlar yüz metreyi iki dakikada yüzebilirdim ama artık yapamam)

- When I was young I could eat a 1 kg steak and still feel for more. Now a 100g beef patty is too much for me. (Gençken 1 kilo biftek yiyebilirdim ve doymazdım. Şimdi 100 gram köfte çok geliyor.)

2- Olasılık veya yeterlilik içeren ifadelerde. Bu cümleler aynı zamanda şartlı (conditional) olabilir.

- Perhaps you could produce a short film on hens. (Belki tavuklar üzerine kısa bir film çekebilirsin)

- You could pass the exam if you study regularly. (Düzenli çalışırsan sınavı geçebilirsin)

- If you could travel back in time, where would you go? (Zamanda yolculuk yapabilseydin, nereye giderdin?)

3- Rica cümlelerinde. Örneğin “Could you do” ifadesi “can you do” ifadesine göre daha nazikçedir.

- Could you close the door please? (Kapıyı kapatabilir misin lütfen)

- Could I have some salt please. (Biraz tuz alabilir miyim lütfen)

4- Geçmişle ilgili bir pişmanlık, şikayet veya bahane belirtirken.Genellikle yapılamayan veya yanlış yapılan eylemlerden bahsederken. “Could have” kalıbında kullanılır. Örneğin; I could have do (yapabilirdim).

- I could have been a doctor , but I didn’t have the patience to stay in school and finish. (Bir doktor olabilirdim fakat okulu bitirecek kadar sabrım yoktu)

- We never could have known that it would happen. (Bunun olacağını asla bilemezdik)

- You could have told me that you love to someone else. (Bana başka birinden hoşlandığını söyleyebilirdin)


5- “Olabilir” anlamına gelen “Could be” kalıbı şeklinde kullanım. Bir tavsiyede bulunurken veya eleştiri yaparken daha nazik görünmek veya doğrudan fikir beyan etmiş gibi görünmemek için de bu kalıp kullanılır.

- I could be wrong but we haven't seen this film on the tv. (Yanılıyor olabilirim ama bu filmi tv’de daha önce görmedik)

- Daniel Caligiuri could be the solution to Fenerbahce SK's woes. (Daniel Caligiuri Fenerbahçenin sıkıntılarına çözüm olabilir.)

Would have / Could have / Should have / kullanımı - örnekler

11 Ocak 2019 Cuma

İngilizcede büyük sayıların okunuşu


542,290,575,250 (Beşyüz kırk iki milyar, iki yüz doksan milyon, beş yüz yetmiş beş bin, ikiyüz elli)

Five hundred and forty-two billion, two hundred and ninety million, five hundred and seventy-six thousand, two hundred and fifty.

180,000
One hundred and eighty thousand.

40,100
Forty thousand, one hundred.

200,047
Two hundred thousand, forty-seven.

3,000
Three thousand. (Three thousands denmez) İngilizcede sayılar teleffuz edilirken çoğul yapılmaz.

Fiyat teleffuz edilirken,

3,000 TL
Three thousand liras (İngilizcede paradan bahsedilirken ise para birimi çoğul yapılır. Para birimi başa yazılır; ₺3.000 gibi)

5.75 TL
Five Turkish liras, seventy-five. (Ancak İngilizcede günlük kullanımda kuruşlu ifadeler okunurken daha pratik olduğundan para birimleri söylenmeyebilir. Five seventy-five şeklinde de söylenebilir.)

$500,000
Five hundred thousand dollars veya
Five hundred grand. (Bazen bin sözcüğü yerine “Grand” kullanılır. Fakat sayıda küsurat varsa kullanılamaz.

2,000
Two grand denebilir (2,300 Two grand three hundred denemez. Two thousand three hundred denir)

veya 2K (Son zamanlarda iyice yaygınlaşan bir kullanım. Özellikle teknik terminolojide 1000 yerine çoğunlukla "K" kullanılır)
8K (Sekiz bin)

7 Ocak 2019 Pazartesi

On time / in time farkı

On time:

Tam zamanında anlamındadır. Ne biraz erken, ne de biraz geç. Tam planlanan zamanda, tam zamanında.

- I’m trying to be on time for work for the whole year. (Tüm yıl boyunca işe tam zamanında gitmeye çalışıyorum-uğraşıyorum)

- The job interview has been scheduled for 17:30.  I have to arrive on time. (İş görüşmesi saat 17.30'da. Tam zamanında orada olmalıyım)


In time:

Zamanında anlamında. "On time" ifadesi kadar bir keskinlik yoktur. Öncesinde veya sonrasında yeteri kadar boşluk olabilir. 

- My flight was at 8 o'clock. I missed it because I couldn't be at the airport in time. (Uçuşum saat sekizdeydi, Zamanında havaalanında olamadığım için uçağı kaçırdım)

- The ambulance arrived just in time. (Ambulans zamanında geldi)