14 Haziran 2019 Cuma

Good / Well farkı

Good / Well kullanımı farkları ve örnekler:


Good: İyi anlamında sıfat (adjective)

Well: İyi anlamında zarf (adverb)

Adjective: sıfat, isimleri, kişileri, nesneleri tanımlar
Adverb: zarf, fiilleri tanımlar


- Your Turkish is pretty good. (Türkçen oldukça iyi) ‘Your’ öznesini tanımlıyor.

- You are speaking Turkish pretty well. (Oldukça iyi Türkçe konuşuyorsun) ‘Speak’ fiilini tanımlıyor.

Good

- Mehmet is a good photographer. (Mehmet iyi bir fotoğrafçıdır)

- Stamp Museum is good place to visit in Ankara. (Ankara’daki Pul Müzesi ziyaret etmek için iyi bir yer)

- I’m not good at swimming. (Yüzmede iyi değilimdir)


Well

- Atakan plays basketball well. (Atakan basketbolu iyi oynar)

- Did you do well on your exam? (Sınavda iyi miydin? - Sınavın nasıl geçti?)

- My grandmother can’t hear well. (Babaannem iyi duyamıyor)

Well genellikle cümlenin sonunda bulunur.


İstisnalar:

Fiilleri tanımlayan yani zarf (adverbs) olarak ‘well’ kullanılıyordu ancak durum fiillerinde (stative verbs) good kullanılır. Be, look, like, seem, think gibi.

- I don’t feel good today.  (Bugün iyi hissetmiyorum)

- I think you should think good about your self and reputation. (Bence kendin ve itibarın hakkında iyi düşünmelisin.)

- Your new motorcycle seems good. (Yeni motorun iyi görünüyor)

- Everything is good. (Her şey iyi)

- How are your kids? Are they good?
(Çocuklar nasıl? İyiler mi?)

- You look good. (İyi görünüyorsun)


How are you? Sorusuna her iki şekilde de yanıt verilebilir. Sorunun hangi amaçla sorulduğuna bağlıdır.

- I’m good. (Duygusal, moral durumlar kastedilerek "nasılsın?" diye sorulduğunda)

- I’m well. (Sağlıkla ilgili veya fiziki durumlar kastedilerek "nasılsın?" diye sorulduğunda)

3 Haziran 2019 Pazartesi

Get ile phrasal verbs

'Get' içeren phrasal fiiller ve örnek cümleler.

Get along with:
Geçinmek, anlaşmak

- We don’t get along with our English teacher. (İngilizce öğretmenimizle iyi anlaşamıyoruz)

- I get along with my brother. (Erkek kardeşimle iyi anlaşıyorum)


Get up: 
Kalkmak, uyanmak (Yataktan veya oturulan-uzanılan bir pozisyondan)

- I get up at seven every day. (Her gün saat 7’de uyanırım-kalkarım)


Get down: 
Eğil, çök. (Get up fiilinin tam tersi)

Get down on it:
Onun üzerine eğil, çalış.

Get away:
Uzaklaşmak, kaçmak kurtulmak. Günlük dilde daha çok tatile gitmek, hava değişimi, yer değiştirmek olarak kullanılır.

(Getaway): Tatil noktası, tatil seçeneği

Get in:
Binmek (Araba, tekne gibi daha küçük özel taşıtlar için)

Get out:
1. İnmek (Araba, tekne gibi daha küçük özel taşıtlar için)

2. Dışarı çık, defol (argo-küfür)

Get on:
Binmek (Tren, otobüs gibi daha büyük taşıtlar için)

Get off:
1. İnmek (Herhangi bir araçtan veya bir platformdan)

- You should get off at the next station. (Bir sonraki durakta inmelisiniz)

2. Bir cezadan yırtmak, ya da çok az cezayla kurtulmak.

- Ahmet has involved an accident and killed a man. But he got off very lightly. (Ahmet bir kazaya karıştı ve bir adam öldürdü fakat fakat çok hafif bir ceza aldı)

Get over: 
Aşmak, atlamak, kendine gelmek, kurtulmak (Bir sorunu veya fiziksel engeli).

- I don’t know how many times I have watched this video but I can’t get over it. (Bu videoyu kaç kez izledim bilmiyorum ama bir türlü aşamıyorum) Unutamıyorum, aklımdan çıkmıyor anlamlarında.

Get ahead: 
İlerlemek, öne çıkmak, başarılı olmak.

- If they want to get ahead, they must work hard! ( Başarılı olmak istiyorlarsa, sıkı çalışmalılar)


Get together:
 Buluşmak, bir araya gelmek.

- When we will get together? (Ne zaman buluşacağız?)


Get between:
 Araya girmek. (İki kişi, iki nesne veya durum arasına girmek)

- I dont’t want to get between daddy and brother when they argue each other. (Babamla abim tartışırken aralarına girmek istemem)


Get by:
Hayatta kalmak, idare etmek

- How did we get by without the internet! (İnternet olmadan nasıl yaşardık-yaşayabilir miydik)


Get through: 
Bitirmek (Tamamlanması gereken bir işi ya da görevi)

- If we get through the day without any incidents, everyone will breathe a sigh of relief. (Bugünü olaysız tamamlayabilirsek herkes rahat bir nefes alacak)

4 Mayıs 2019 Cumartesi

Bütün olumsuzluk önekleri

İngilizcedeki bütün olumsuzluk önekleri (prefix) ve bazı örnekler.

un-
believable / unbelievable  İnanılır /İnanılmaz

certain / uncertain  Belli /Belli olmayan

fortunately / unfortunately  İyi ki / Maalesef

fair /unfair  Adil / Haksz 

friendly /unfrendly  Dostça / Düşmanca

happy /unhappy  Mutlu / Mutsuz

popular /unpopular Popüler / Popüler olmayan

sure /unsure  Emin /Emin olmayan

wise /unwise  Bilge / Akılsız

tidy /untidy  Düzenli / Dağınık


dis-

agree / disagree Aynı fikirde olmak / Aynı fikirde olmamak

allow /disallow  İzin vermek / İzin Vermemek

honest / dishonest  Dürüst / Sahtekar

like / dislike  Beğeni / Antipati

qualify /disqualify  Finale kalmak / Elenmek

loyal / disloyal  Sadık / Sadakatsiz



non-
sense / nonsense  Mantıklı / Akıldışı

stop / non-stop  Dur / Durmadan

smoker / nonsmoker  Sigara iç(il)en / sigara iç(il)meyen


a-
theist / atheist  Tanrıya inanan / İnanmayan

moral / amoral  Ahalki / Ahlak dışı

political / apolitical  Siyasi / Siyaset dışı, apolitik

typical / atypical   Tipik / Alışılmamış


ab-
normal /abnormal  Normal / Anormal


anti-
virus / antivirus

biotic / antibiotic

social / antisocial  Sosyal / Antisosyal

clockwise /anticlockwise  Saat yönü / Saat yönünün tersi


ig-
noble / ignoble  Yüce / Aşağılık


im-
polite / impolite  Nazik / Kaba

possible / impossible   Mümkün / İmkansız

patient / impatient  Sabırlı / Sabırsız


in-
active / inactive  Aktif / Pasif 

definite / indefinite  Kesin / Belirsiz

human / inhuman  İnsani / İnsanlık dışı

justice / injustice  Adalet / Adaletsiz

valid / invalid  Geçerli / Geçersiz

formal / informal  Resmi / Gayrıresmi

visible / invisible  Görünür / Görünmez

complete / incomplete  Tamamlanmış / Tamamlanmamış


il-
legal / illegal

logical / illogical  Mantıklı / Mantıksız


ir-
regular / irregular   Düzenli / Düzensiz

responsible / irresponsible Sorumluluk sahibi / Sorumsuz

26 Nisan 2019 Cuma

Out içeren phrasal verbs

Kick out: Kovmak, çıkarmak, yok etmek, kapı dışarı etmek.

- I just need to kick you out of my head. (Seni kafamdan çıkarmam gerekiyor)


Fill out: Doldurmak (form, belge, anket vs doldurmak)

- Please fill out form for reservation. (Rezervasyon için lütfen form doldurun)


Point out: Dikkat çekmek, işaret etmek, belirtmek.

- I’d like to point out that I will never talk Sadullah ever again for what he said about my hair. (Saçımla ilgili söylediklerinden dolayı bir daha Sadullah ile konuşmayacağımı belirtmek isterim)


Head out: Bir yerden ayrılmak, yola çıkmak.

- We are very bored. We’re going to head out soon. (Çok sıkıldık, birazdan ayrılacağız)

Look out: Dikkat et, bak!

- Hey! Orhan look out! The bus almost hit you. (Hey Orhan dikkat et. Otobüs neredeyse sana çarpıyordu)

Look out for: Dikkatli olmak, bakar durumda olmak.

- Please be on the look out for my lost puppy. Last seen in Yenimahalle. Contact me if you see her. (Lütfen kayıp yavru köpeğim için dikkatli olun. En son Yenimahalle’de görüldü. Görürseniz bana ulaşın.)

Pass out: Dağıtmak, dağılmak, bayılmak.

- My dog passed out after a hard day of play. (Köpeğim zorlu bir oyun gününün ardından dağıldı.) Yorgunluktan düşüp kaldı, bayıldı.

Hand out: Dağıtmat, distribute anlamında olan.

- The exam will begin in ten minutes. Our teacher will hand out the papers. (Sınav 10 dakika içinde başlayacak. Öğretmenimiz sınav kağıtlarını dağıtacak)


Komut-emir şeklinde ve tek başına kullanılabilenler.

Chill out! : Sakin ol, rahatla, sinirlenme.

Keep out: Dışarda kal, içeri girme.

Get out!: Defol, kaybol. (Kaba ve günlük dilde) 

Come out: Dışarı gel.

7 Nisan 2019 Pazar

Very – too farkı

Birbirlerinin yerine kullanıldığında ve cümle Türkçeye çevrildiğinde ikisi de ‘çok’ sözcüğüyle ifade ediliyor ancak verilmek istenen mesaj biraz farklılaşıyor. Şöyleki: 

Olumsuz
anlamda bir ifade içinde kullanıldıklarında iki sözcük de ‘çok’ anlamına geliyor olmasına rağmen, cümleye birebir aynı anlamı katmıyorlar. "Too" cümleye daha olumsuz bir izlenim verir.

very
Aşırı, çok, fazla anlamlarına geliyor ve yönetilebilir veya kabul edilebilir durumlarda tercih edilmeli.

too 
Yine aşırı, çok, fazla anlamlarında ve yönetilemez veya kabul edilemez sınırlarda bulunan durumlarda tercih edilmeli.

Örnekler:

- This apple is vey sour but I like it. (Elma çok ekşi ama seviyorum bunu)

- This apple is too sour. I can’t eat it. (Bu elma çok ekşi. Bunu yiyemem)


- We are very tired but let’s go out anyway. (Çok yorgunuz ama hadi bir yerlere gidelim)

- We are too tired, let’s sleep. (Çok yorgunuz, uyuyalım)


- It’s very expensive. (Çok pahalı)

- It’s too expensive. (Çok pahalı) Fiyat çok pahalı olduğundan satın alamayacağınızı anlatırken 'too' kullanmak daha doğru.

28 Mart 2019 Perşembe

İngilizcede gömülü sorular - Embedded Questions

Daha resmi (formal) ve daha nazik formda sorular için (Indirect questions). Birine, hakkında çok fazla bilgi sahibi olmadığımız bir konuyu sorarken... Yapıları biraz farklıdır.

To be fiilinde embedded questions.

Do you know? (Biliyor musun?)
Where is the tailor? (Terzi nerede?)

İki soru birleşince yapı biraz değişir. To be fiilinin yeri değişip sona gelir.

- Do you know where the tailor is? (Terzinin nerede olduğunu biliyor musun?)


May I know? (Öğrenebilir miyim?)
Who was the caller? (Arayan kimdi?)

- May I know who the caller was? (Arayanın kim olduğunu öğrenebilir miyim?)

I don’t know. (Bilmiyorum.)
How old is Yeliz? (Yeliz kaç yaşında?)

- I don’t know how old Yeliz is. (Yeliz’in kaç yaşında olduğunu bilmiyorum)

- Could you tell me how much the computer is? (Bana bilgisayarın ne kadar olduğunu söyleyebilir misin?)

- Do you remember how big Siberia is? (Sibirya’nın ne kadar büyük olduğunu hatırlıyor musun?)

Simple tense ile embedded questions kullanımı:

İkinci kısımdaki fiilin çekiminin değiştiğine dikkat edilmeli.

Do you know? (Biliyor musun?)
Where does she live? (Nerede yaşıyor?)

- Do you know where she lives? (Nerede yaşadığını biliyor musun?)


Would you know? (Biliyor muydun?)
How long do cats sleep? (Kediler ne kadar uyur?)

- Would you know how long cats sleep? (Kedilerin ne kadar uyuduğunu biliyor muydun?

Past tense ile embedded questions kullanımı: 

İkinci kısımdaki fiilin çekiminin değiştiğine dikkat edilmeli.

I don’t know. (Bilmiyorum)
Why did they go out? (Neden dışarı çıktılar?)

- I don’t know why they went out. (Neden dışarı çıktıklarını bilmiyorum)


Can you tell me? (Söyleyebilir misin?)
When did you clean the garden? (Bahçeyi ne zaman temizledin?)

- Can you tell me when you cleaned the garden? (Bahçeyi ne zaman temizlediğini söyleyebilir misin?)

18 Mart 2019 Pazartesi

Must – have to / has to farkı

Must – have/has to kullanımları ve farkı

Must modalı Türkçe’de -malı –meli eki alan gereklilik kipinin karşılığıdır. “Have/has to” yapısına göre daha kararlı-sert bir anlam barındırsa da bazı istisnalar vardır.

Kesin bir kuraldan veya kanuni zorunluluktan bahsedildiğinde pozitif formda must ve have to/ has to kullanılan gereklilik cümleleri benzerlik gösterir.

- You must have a ticket to enter the concert. (Konsere girmek için bir bilet almalısın)

- You have to have a ticket to enter the concert. (Konsere girmek için bir bilet almalısın)

- He has to have a ticket to enter the concert. (Konsere girmek için bilet almalı)

- You must be patient if you are applying for Mortgage Loans. Processes take a long time. (Konut kredisi için başvuruyorsanız sabırlı olmalısınız. İşlemler uzun sürüyor))

- You have to be patient if you are applying for Mortgage Loans. ((Konut kredisi için başvuruyorsanız sabırlı olmalısınız)


Ancak olumsuz formda kullanıldıklarında anlamlar değişir.

“Must not” yine bir kurala veya kanuni zorunluluğa işaret ederken,

“doesn’t have to” ya da

“don’t have to” bir tavsiyeye veya  bir “zorunda olmama” durumuna işaret eder.


- You mustn't smoke here. (Burada sigara içmemelisin) İçmek yasak anlamında.

- You mustn't make noise in the library. (Kütüphanede gürültü yapmamalısınız)

- “A self-respecting artist must not fold his hands on the pretext that he is not in the mood.” Tchaikovsky (Kendine saygısı olan bir sanatçı havamda değilim diyerek ellerini kavuşturup oturmamalı) Çaykovski.

- You don’t have to wait. (Beklemek zorunda değilsin) İstersen gidebilirsin.

- She doesn’t have to come with us. (Bizimle birlikte gelmek zorunda değil) İsterse gelmeyebilir.

- I don’t have to go to the bank because I use internet banking. (Bankaya gitmek zorunda değilim, çünkü internet bankacılığı kullanıyorum)

- Kubilay doesn't have to sale his guitar. (Kubilay gitarını satmak zorunda değil) Satması gerekmiyor.

Kural:

I / you / we / they don’t have to ….

He / she / it doesn’t have to….


15 Mart 2019 Cuma

İngilizcede işi başkasına yaptırmak - causitive

Genelde kendimizin yap(a)mayıp başka birine yaptırılan işlerden bahsedilirken, yani işi yapan başkası olduğunda ‘causitive’ (ettirgen) yapı kullanılır. 

Bu cümleler have/has + object + V3 kalıbındadır (...have something done...) Çoğunlukla işi yapan kişi belirtilmez.

- We have our house painted every year. (Her yıl evimizi boyatırız)

- We will have our house painted next year. (Gelecek yıl evimizi boyatacağız)

- We had our house painted last year. (Geçen yıl evimizi boyattırdık)


- I had my radio repaired yesterday. (Radyomu dün tamir ettirdim)

- My parents have portraits taken every year at their wedding anniversary. (Anne ve babam her evlilik yıldönümlerinde fotoğraf çektirir)

- Sevgi has her hair cut always at same coiffeur. (Sevgi saçlarını hep aynı kuaförde kestirir)

- I will have the car washed tomorrow. (Yarın arabayı yıkatacağım)

- I had my finger broken in a traffic accident. (Bir trafik kazasında parmağım kırıldı) İstek dışı veya kazara meydana gelen olaylarda da bu yapı kullanılır. 

- Why don’t you have the roof of your house fixed? (Neden evinin çatısını tamir ettirmiyorsun?)

Bazen have/has yerine ‘get’ kullanılır. 

- You should get your computer repaired. (Bilgisayarını tamir ettirmelisin) 

- I got my hair cut yesterday. (Dün saçımı kestirttim)

11 Mart 2019 Pazartesi

Sometimes - Sometime farkı

Sometimes:

Zaman içinde bazen, ara ara yapılan belirli durumları anlatırken sometimes kullanılır.

- I meet Ceren sometimes in Ankara. (Ceren ile bazen Ankara’da buluşurum) Tekrarlanan bir eylem olduğu anlaşılıyor.

- I like playing the badminton. I also play games on the phone sometimes. (Badminton oynamayı severim. Ayrıca bazen telefonda oyun oynarım)

- Sometimes they go to the shopping mall. (Bazen alışveriş merkezine giderler)

- Sometimes I wish I had a time machine. (Bazen keşke bir zaman makinem olsaydı diyorum)



Sometime:

Geçmişte veya gelecekteki belirsiz bir zamandaki bir durumdan veya eylemden bahsederken sometime kullanılır. Daha çok “bir ara, günün birinde” gibi bir anlamı var.

- Goodbye, see you sometime. (Hoşça kal bir ara görüşürüz.) Tekrarlanan bir eylem değil.

- I want to visit Cappadocia sometime next summer. (Gelecek yaz bir ara Kapadokya’yı ziyaret etmek istiyorum)

- I will probably go on holiday sometime in July. (Muhtemelen temmuzda bir gün tatile çıkarım) Temmuz ayında herhangi bir zaman.

- Did you see that? I drew this comic sometime last year. (Bunu gördün mü? Bu karikatürü geçen yıl bir zaman çizmiştim.)


Daha akılda kalıcı olması için: 
Sometimes - Arada bir
Sometime - Bir ara

  

4 Mart 2019 Pazartesi

Yer isimlerinde THE kullanımı

Ülke, şehir, dağ, nehir, göl gibi yer adlarında THE kullanımı.

THE İngilizcede "article" olarak adlandırılan, Türkçeye “tanımlık” olarak çevrilen ve isimleri tanımlamakta kullanılan şeydir. Yine isimlerden önce gelen “a” ve “an” gibi tekil isimlerle kullanılır, çoğul veya sayılamayan (uncountable) isimlerle kullanılmaz.

Spesifik, özel, belirli bir isimden bahsedilirken, öncesinde the kullanılır.

- I decided to buy a watch. (Bir saat almaya karar verdim) Herhangi bir saatten bahsediliyor.

- I decided to buy the watch. (Saati almaya karar verdim) Belirli bir saat. Bahsedilen saati hem cümleyi kuran, hem karşıdaki kişi biliyor. O saati almaya karar verdim.


- Put an apple on your head and close your eyes. (Başına bir elma koy ve gözlerini kapa)

- Put the apple on your head and close your eyes. ( Elmayı başına koy ve gözlerini kapa) Muhtemelen orada bir elma var, yani hangi elmadan bahsedildiğini hem söyleyen kişi, hem elmayı başına koyacak kişi biliyor.

Yer isimlerinde THE kullanımı:

THE kullanılan yer isimleri:

Birden fazla ülke veya eyaletin bir arada olduğu devletlerden bahsedilirken.


- The United States of Amerika, The USA, The United Kingdom, The UK, The United Arab Emirates gibi.

Çok sayıda küçük adadan oluşan ülkelerden bahsedilirken THE kullanılır.

- The Virginia Islands, The Philippines gibi.

Deniz ve okyanuslardan bahsederken THE kullanılır.

- The Atlantic Oceans, The Indian Ocean, The Mediterranean Sea gibi.

Nehirlerden bahsedilirken THE kullanılır.

- The River Nile, The Seyhan River gibi

Çöllerden bahsederken THE kullanılır.

- The Gobi Desert, The Karakum Desert gibi,

Sıradağlardan veya dağ gruplarından bahsedilirken THE kullanılır.

- The Alps, The Taurus Mountains (Toros Dağları) gibi,

Yapılardan bahsedilirken THE kullanılır.

- The Taj Mahal, The Ankara Castle, The Colosseum gibi.



The kullanılmayan yer isimleri

Ülke adlarında THE kullanılmaz.

- Turkey, Bugaria, Russia, Japan…

Kıta isimlerinde THE kullanılmaz


- Africa, Asia, Europe…

Şehir isimlerinde THE kullanılmaz,
- Ankara, Paris, Tokyo…

Göl isimlerinde THE kullanılmaz.

- Lake Van, Lake Como…

Dağ isimlerinde THE kullanılmaz. (Sıradağlarda kullanılıyordu)

- Monte Amaro mountain, Mount Suphan (Süphan), Mt. Makalu (kısaltılarak kullanılması yaygındır)

Cadde, sokak isimlerinde THE kullanılmaz


- Wall Street, Ataturk Street, Bayındır Street, Lombard Street, Abbey Road…

 Park isimlerinde THE kullanılmaz.

- Genclik Park, Central Park, Tivoli Gardens, Golden Gate Park...