30 Ocak 2023 Pazartesi

İngilizcede hayvan yavruları

Dog – puppy (Köpek – yavru köpek)

Cat – kitten (Kedi – yavru kedi)

Horse – foal (At – tay, sıpa)

Lion, tiger – cub (Aslan, kaplan – yavru aslan, yavru kaplan)

Kangaroo – joey (Kanguru – yavru kanguru)

Turtle – hatcling (Kaplumbağa – yavru kaplumbağa)

Fish – fry (Balık – yavru balıklar)

Goat – kid (Keçi – keçi yavrusu)

Swan – cygnet (Kuğu – bebek kuğu)

Rabbit – bunny (Tavşan – yavru tavşan)

Pigeon – squab (Güvercin – güvercin yavrusu)

Frog – tadpole (Kurbağa – kurbağa yavrusu, iribaş)

Sheep – lamb (Koyun – kuzu)

Cow – calf (İnek – buzağı, dana)

Zebra – foal (Zebra – zebra yavrusu)

Eagle – eaglet (Kartal – kartal yavrusu)


 



26 Ocak 2023 Perşembe

Neyin ne olduğunu bilmek

- No place name is mentioned in the article. So, how do readers know what's what or who's who?
(Makalede herhangi bir yerden bahsedilmiyor. Peki, okuyucu, neyin ne olduğunu, kimin kim olduğunu nasıl bilecek?)

- I know what's what. (Neyin ne olduğunu biliyorum) 

- If she is not smart enough to know what is what then she is not suitable for a managerial position.
(Neyin ne olduğunu bilecek kadar akıllı değilse yönetici olmak için uygun değildir)

- My favorite character was Holmes. He always seemed cool and knew what's what.
(Benim en sevdiğim karakter Holmes’ti. O her zaman sıra dışı görünür ve neyin ne olduğunu bilirdi)

- We never knew what was what. There has always been speculation in the investment landscape.
(Neyin ne olduğunu hiçbir zaman bilemedik. Yatırım ortamlarında hep spekülasyonlar olmuştur)

Know what’s what:

Neyin ne olduğunu bilmek, bir şey hakkındaki tüm gerçeklerden haberdar olmak, bilgisi olmak anlamlarındaki ingilizce deyim.

28 Aralık 2022 Çarşamba

İngilizcede katlanmak - tahammül etmek

- I've had to put up with your complaints for years. (Yıllarca sızlanmalarına katlanmak zorunda kaldım)

- I am a proud person and will not put up with a tyrannical boss.
(Ben onurlu bir insanım ve zalim bir patrona katlanmayacağım)

- They would rather put up with the problems than give it up. (Sorunları bırakmaktansa onlara katlanmayı tercih ediyorlar)

- Why do you put up with your friends being mean to you? (Arkadaşlarının sana kaba davranmalarına neden katlanıyorsun?)

- We could never work in Istanbul. We wouldn’t be able to put up with the traffic.
(İstanbul’da asla çalışamayız. Trafiğe katlanamazdık)

- I can’t believe we’ve put up with each other for this long. (Birbirimize bu kadar uzun süre tahammül ettiğimize inanamıyorum)


Put up with: Birisine veya bir şeye katlanmak, tahammül etmek anlamında phrasal verb.

19 Aralık 2022 Pazartesi

ingilizce diken üstünde olmak

- I am on pins and needles as I wait for my exam results all day. (Bütün gün sınav sonuçlarımı beklerken diken üstündeydim)

- I was on pins and needles until I heard that her train had arrived to Ankara safely.
(Treninin sağ salim Ankara'ya vardığından emin olana kadar diken üstündeydim)⠀ 
 
- Students are on pins and needles about a possible snowy day. (Öğrenciler karlı bir gün ihtimaline karşı diken üzerindeler) Endişeyle veya 'umutla' bekliyorlar.

- We're at work and were on pins and needles watching that World Cup Final. It was exciting.(İşyerinde Dnya Kupası Finalini izlerken diken üzerindeydik. Çok heyecanlıydı)

- My sister was on pins and needles waiting to hear if she was accepted. Fine arts college was her dream school.
(Kız kardeşim kabul edildiğini duyana kadar diken üzerinde bekledi. Güzel sanatlar koleji onun rüyasını süslüyordu)

- I'm sure everyone is on pins and needles to hear what our boss has to say about the annual leave.
(Eminin herkes patronumuzun yıllık izinler hakkında söyleyeceklerini duymak için heyecanla bekliyordur)

On pins and needles: Gergin ve endişeli bekleyiş, diken üzerinde olmak anlamlarında İngilizce deyim.

7 Aralık 2022 Çarşamba

İngilizcede KISA KESMEK - LAFI UZATMAMAK deyimi

İngilizcede; kısa kes, lafı uzatma, sadede gel

- I will cut to the chase. Why didn't you come to talk to team yesterday?
(Kısa keseceğim. Neden dün, takımla konuşmak için gelmedin?)

- What are you trying to say? We are really busy, so could you just cut to the chase?
(Ne söylemeye çalışıyorsun. Gerçekten çok meşgulüz bu yüzden hemen sadede gelebilir misin?)

- Let’s cut to the chase and talk about how you can make better Newspaper's sports page.
(Lafı uzatmayalım ve gazetenin spor sayfasını nasıl daha iyi hale getirebileceğimizi konuşalım)

- I don't have enough time, so I'm going to cut to the chase. (Fazla vaktim yok o yüzden lafı uzatmayacağım)

- Can we cut to the chase and go straight to the school please?
(Lafı uzatmadan doğruca okula gidebilir miyiz lütfen?)

- If you have been around here for long, you know I cut to the chase!
(Uzun zamandır buralardaysan, lafı uzatmadığımı bilirsin)

Cut to the chase:

Lafı fazla uzatmamak, kısa kesmek, lafı uzatmadan sadede gelmek gibi anlamları olan İngilizce deyim.

5 Aralık 2022 Pazartesi

Check - Control FARKI

İngilizcede 'Check' ve 'Control' fiilleri arasındaki farklar, örnek kullanımlar: 

- The policeman can control the traffic but cannot check the air in your tire.

   
   (Polis memuru trafiği kontrol edebilir ancak lastiğinizin havasını kontrol edemez)


Check:

Bir şeyin doğru/eksik olup olmadığını denetlemek, incelemek anlamlarında.
Örneğin; bir yapılacaklar listesini, sınav kağıdını veya otomobilin hava lastiğini, yağını, suyunu incelerken "check" fiili kullanılmalı.


- I will check the washing machine to see if it’s working. (Çalışıp çalışmadığını görmek için çamaşır makinesini kontrol edeceğim)

- Did you check answer to each question? (Her sorunun cevabını kontrol ettin mi?)

- If you purchased a theater ticket online, check your e-mail for all the details.
(Eğer internetten bir tiyatro bileti aldıysan, detaylar için e-posta kutunu kontrol et)


Control:

Bir şeyin üzerinde hakimiyet kurmak için onu yönetmek veya yönlendirmek anlamındadır. Örneğin; insan davranışlarını, trafiği, ekonomiyi veya bir otomobili yönetirken "control" fiili kullanılır.

- He was very drunk. He couldn’t control the car and it crashed. (Çok sarhoştu. Arabayı kontrol edemedi ve çarptı)

- You must learn to control your temper. (Öfkeni kontrol etmeyi öğrenmelisin)

- Technology should supposed to free us, not to control us. (Teknolojinin bizi kontrol etmesi değil, özgürleştirmesi gerekiyor.)

22 Kasım 2022 Salı

Midesi kaldırmamak - Sindirememek

- I can't stomach the idea of working on the weekend. (Hafta sonu çalışma fikrini içime sindiremiyorum)

- I cannot stomach her image or voice. She makes me feel sick. (Onun sesine veya görüntüsüne katlanamıyorum. Beni hasta ediyor.)

- Perhaps if you can’t stomach criticism then here is not the place for you. (Eleştiriyi sindiremiyorsanız belki de burası size göre bir yer değildir)

- I cannot stomach watching any horror movies anymore. Artık herhangi bir korku filmini izlemeyi midem kaldırmıyor)  

Cannot stomach someone/something:

Midesi kaldırmamak, katlanamamak, kabullenememek, birisinden veya bir şeyden çok fazla hoşlanmamak, bir şeyi veya birisini sindirememek gibi anlamları olan İngilizce deyim.

21 Kasım 2022 Pazartesi

ingilizcede Şapka Çıkarmak

- I haven't been able to exercise lately. My hat is off to everyone who does this regularly.
(Son zamanlarda spor yapamadım. Bunu düzenli olarak yapan herkese şapka çıkarıyorum) Düzenli spor yapan herkese saygı duyuyorum, hayranım.

- My hat is off to you. Well done! (Şapka çıkarıyorum. Aferin!)

- My hat is off to the Genclerbirligi Football Team for their victory last night.
(Geçen gece kazandıkları zafer için Gençlerbirliği’ne şapka çıkarıyorum)

- Bravo! You really know how to grow a garden. My hat is off to you. Good job.
(Bravo! Bahçe işlerinden gerçekten anlıyorsun. İyi iş.

- My hat is off to her for speaking the brutal truth about our sales at the meeting.
(Toplantıda satışlarımızla ilgili acı gerçeği söylediği için ona şapka çıkarıyorum)

My hat is off to (someone): Şapka çıkarmak, önünde eğilmek. Yani, yaptıklarına saygı duymak ve hayran olmak anlamlarına gelen İngilizce bir deyim.

9 Kasım 2022 Çarşamba

If I was - If I were farkı

"If I was" ve "If I were" şartlı ifadeleri arasındaki farklar, benzerlikler. Conditional Clauses

IF I WERE...

"If I were…” 
kalıbı, gerçek olması pek mümkün olmayan, hayali durumlarda kullanılır.

- If I were a dog, I would be a Rottweiler. (Bir köpek olsaydım bir Rottweiler olmak isterdim) Ama bir köpek olmam mümkün değil.

- Very good price! I'd buy it, if I were you. (Çok iyi fiyat! Yerinde olsam satın alırdım) "If I were you..." (yerinde olsam...) İngilizcede çok yaygın bir ifadedir. Birine tavsiyede bulunurken, akıl verirken kullanılır.

- If I were rich, I'd feed every stray cat on the street. (Zengin olsam, sokaktaki tüm kedileri beslerdim) Zengin değilim, sadece bunu hayal ediyorum.

- If I were Englishwoman, I'd probably live in Bristol. ( İngiliz kadını olsaydım, muhtemelen Bristol’de yaşardım)


IF I WAS...

“If I was…” kalıbı geçmişte olması mümkün durumlardan bahsederken kullanılıyor. Genellikle bir pişmanlığı dile getirirken veya özür dilerken bu şartlı yapı kullanılır.

- I always apologize if I was wrong or very rude. (Hatalıysam veya çok kabaysam her zaman özür dilerim)

- My boss always yelled at me if I was late to work. (İşe geç kalmışsam patronum bana hep bağırırdı) Gerçekten bazen işe geç kaldığı anlaşılıyor. Yani böyle bir olasılık hep var.

- I am sorry, if I was made any mistake in this article. (Bu yazıda herhangi bir hata yapmışsam, özür dilerim) Hatalı bir şey yazmış olma ihtimali hep vardır.

- Sorry if I was offline, I’ve been really busy with kids lately. (Çevrimdışı idiysem üzgünüm, son zamanlarda gerçekten çocuklarla çok meşgulüm)

Buna rağmen, ana dili İngilizce olan konuşmacılar bazen hayali durumlarda bile söze "If I were..." yerine  “If I was…” kalıbıyla başlayabilir.

- If I was a doctor, I'd be more interested in the patient than the disease. (Doktor olsaydım, hastalıktan çok hastayla ilgilenirdim.)

Bu örnekte dilbilgisine uygun yazım “If I were a doctor…” şeklinde olmalıydı, ancak yanlış kullanım teklifsiz – resmi olmayan konuşmalarda yaygın olarak görülür.

7 Kasım 2022 Pazartesi

Kağıt Üzerinde İyi Görünüyor - İngilizce

- They new plan looks good on paper. (Yeni planları kağıt üzerinde iyi görünüyor)

- Our company has many projects. They all look good on paper but some have many problems. (Şirketimizin pek çok projesi var. Hepsi de kağıt üzerinde iyi görünüyor ancak bazılarının sorunları var)

- Cutting 60% of your budget may look good on paper intially, but it means a rapid decline in the quality of your product.
(Bütçenin yüzde 60'ını kesmek başlangıçta kağıt üzerinde iyi görünebilir, ancak bu, ürününüzün kalitesinde hızlı bir düşüş anlamına gelir)

- The tournament draw was made. All the matchups that look good on paper. (Turnuvanın kuraları çekildi. Eşleşmeler kağıt üzerinde iyi görünüyor)

- Your ideals may look good on paper, but the reality is something else. (Hayallerin kağıt üzerinde iyi görünebilir fakat gerçeklik başka bir şeydir)

- Proffesor explains why models that look good on paper are not guaranteed to work well in production.
(Profesör, kağıt üzerinde iyi görünen modellerin neden üretimde iyi çalışacağının garanti edilmediğini açıklıyor)


To look good on paper: İyi bir fikir veya plan gibi görünmesine rağmen muhtemelen iyi bir fikir veya plan değil.

27 Ekim 2022 Perşembe

They – Them farkı

They kişi zamiridir (subject pronoun). Türkçedeki kişi (şahıs) zamiri ile aynı.

Them nesne zamiridir (object pronoun). Türkçede, nesne zamiri yerine işaret zamiri vardır.

Subject pronouns: I, You, We, They, He, She, It

Kişi zamirleri genellikle cümlelerin başında bulunur. Özne yerine geçen sözcüklerdir.

Object pronouns: Me, You, Us, Them, Him, Her, It

Nesne zamirleri genellikle cümlenin sonunda bulunur. Nesne yerine geçen sözcüklerdir. Özneye kimi, kime, neyi soruları sorulduğunda alınan cevaptır.

İngilizce cümlelerin yapısı çoğunlukla SVO olarak bilinen özne + fiil + nesne sıralamasındadır. SVO; Subject, Verb, Object kelimelerinin baş harfleri.

- She visited them. (O, onları ziyaret etti)

Bu cümlede 'I', özne yerine kullanılan kişi zamiri, 'them' ise nesne yerine kullanılan nesne zamiridir.

- They visited me. (Onlar beni ziyaret etti)

Bu cümlede 'they', özne yerine kullanılmış bir kişi zamiri;

'me' ise nesne yerine kullanılmış bir nesne zamiridir.

- We opened all messages. Tuncay and I will answer them afternoon. (Bütün mesajları açtık. Tuncay ve ben onları öğleden sonra cevaplayacağız. Altı çizili ifadeler SVO şeklindeki cümle yapısını gösteriyor.

- I called them. They called me. (Ben onları aradım. Onlar beni aradı)

- Did they see you or did you see them? (Onlar mı seni gördü, yoksa sen mi onları gördün?)

16 Ekim 2022 Pazar

İngilizce revaçta - deyim

- I think it’ll be all the rage in the next year. (Bence bu gelecek yıl revaçta olacak) …gelecek yıl moda olacak.

- When I was in middle school, table tennis was all the rage. (Ben orta okuldayken masa tenisi çok popülerdi)

- Have you ever eaten the walnut sandwich? It is all the rage right now. (Hiç cevizli sandeviç yedin mi? Şu an çok revaçta.)

- That song was all the rage last summer. (O şarkı geçen yaz popülerdi)

- I watched a film that is all the rage in Ankara these days. (Şu sıralar Ankara’da revaçta olan bir film izledim.)

- Do you really want to wear this hat that were all the rage in mid-19th century? (19. Yüzyılın ortalarında moda olan bir şapkayı takmayı gerçekten istiyor musun?)

Be all the rage:

Revaçta olmak. Bir şeyin moda olması, popüler olması.

5 Ekim 2022 Çarşamba

İngilizce Geç Olsun Güç Olmasın

- We would have been spared a lot of trouble if they would have realized this earlier, but better late than never. (Bunu daha önce fark etmiş olsalardı, birçok sorundan kurtulmuş olurduk, ama geç olsun, güç olmasın.)

- He finally shipped my package. Better late than never. (Sonunda paketimi kargoladı. Geç olsun da güç olmasın.) Paketi hiç göndermemesinden iyidir.

- I know we are late to the party, but better late than never, right? (Partiye geç kaldığımızı biliyorum fakat geç olması hiç olmamasından iyidir, değil mi?) 

- Time off request got approved 2 days before I'm supposed to leave. I guess better late than never. (İzin isteğim ayrılmam gereken zamandan 2 gün önce onaylandı. Sanırım geç olması, hiç olmamasından iyidir.)


better late than never

Bir şeyi geç yapmak veya tamamlamak, hiç yapmamaktan daha iyidir. Bir eylemin geç de olsa yapılması, hiç yapılmamasından iyidir.

Bu ifade Türkçedeki “Geç olsun güç olmasın” deyimine benzetilebilir.”
"better late than never", İngilizcede daha çok alaycı veya sitemkar bir tepki ifadesi olarak karşımıza çıkar.

23 Eylül 2022 Cuma

Günaşırı - haftaaşırı İngilizcesi

 - You need to take your pills every other day. (İlaçlarını günaşırı alman gerekiyor) İki günde bir ilaç 

- Remember, we release new episodes every other Monday, at 10 pm.
(Unutma, yeni bölümleri iki haftada bir Pazartesi günü saat 10'da yayınlıyoruz)

- Before I became a manager, I was able to earn a bonus every other month
(Müdür olmadan önce iki ayda bir ikramiye kazanabiliyordum) Bir ay arayla ikramiye

- They will meet every other week, so the next meeting will be on October 23th.
(Bir hafta arayla buluşacaklar, dolayısıyla sonraki buluşma 23 Ekimde)

- Can you explain to me how the company make losses every other year?
(Bana şirketin iki yılda bir nasıl zarar ettiğini açıklayabilir misin?)


Every other: 'Her ikincisinde' anlamındaki deyim. Devamında gün, hafta, ay vb. getirilebilir.

Every other day: Her ikinci gün, günaşırı, bir gün arayla, iki günde bir.

Every other week: Her ikinci hafta, bir hafta arayla, iki haftada bir.

Every other month: Her ikinci ay. Bir ay arayla, İki ayda bir.

Every other year: Her ikinci yıl. Bir yıl arayla. İkinci yılda bir.

Every other Friday: Her ikinci Cuma. Bir Cuma arayla. İki Cumada bir.

13 Eylül 2022 Salı

İngilizcede Şimdilik

- Our jobs is done for now. (İşlerimiz şimdilik bitti)

- They'll just do their work inside the attic for now. (Şimdilik işlerini tavan arasında yapacaklar)

- You don’t need to worry about it for now. (Şimdilik onun hakkında endişelenmene gerek yok.)

- For now, we have no plan for weekend. (Şimdilik hafta sonu için bir planımız yok)

- I’m busy. Could you wait outside for now? (Meşgulüm. Şimdilik dışarıda bekleyebilir misin?)

For now: Kalıcı değil, geçici olarak.


- I want to live in Ankara for good. (Hep Ankara'da yaşamak istiyorum) Sonsuza kadar Ankara'da...

- Many people suffered financially and small businesses closed their doors for good.
(Pek çok insan mali açıdan çok zorluk çekti küçük işletmeler kapılarını tamamen kapattı)

- His Facebook account is banned and gone for good. (Facebook hesabı kapatıldı ve sonsuza kadar gitti)

For good: Kalıcı olarak ve daima, tamamen anlamında. 'For now' (şimdilik) ifadesinin tam zıddı.

6 Ağustos 2022 Cumartesi

İngilizcede birini bilgilendirmemek - karartma uygulamak

- Our boss is keeping us in the dark about the company's plans. (Patronumuz şirketin planları hakkında bizi bilgilendirmiyor)

- The doctor kept me in the dark for over 2 months about my disease. (Doktor 2 aydan fazla bir süredir hastalığım hakkında bana bilgi vermiyor)

- Can you tell me why you keep her in the dark? (Ona neden karartma uyguladığını bana söyleyebilir misin?)

- They want to keep you in the dark while they continue to lie. They don’t care about you! (Yalanlarına devam ederek seni karanlıkta tutmak - bilgisiz bırakmak- istiyorlar. Seni umursamıyorlar!)

To keep someone in the dark

Bilgilendirmemek, haber vermemek, bilgi vermemek. Birisini olup bitenler, gerçekler veya planlar hakkında kasıtlı olarak bilgilendirmemek, haberdar etmemek anlamlarına gelen bir deyim. Karartma uygulamak, karanlıkta tutmak.

17 Temmuz 2022 Pazar

İngilizcede rekor kırmak

- They are going to try to break a record. (Rekor kırmayı deneyecekler)

- In order to break a record, I must reach 300 in the number of daily visitors. (Rekor kırmam için günlük ziyaretçi sayısında 300’e ulaşmam gerekiyor)

- I may have broken a record for the most snoozes ever on my alarm this morning. (Bu sabah alarmımı erteleme rekoru kırmış olabilirim)

- Young Turkish swimmer Merve Tuncel broke her own record and won a gold medal. (Genç Türk yüzücü Merve Tuncel kendi rekorunu kırdı ve altın madalya kazandı)

- Home prices broke a record in 2021 with a 16% increase. (2021 yılında yüzde 16 artışla konut fiyatları rekor kırdı)

To break a record:

Yarışmalarda veya spor karşılaşmalarında bugüne kadar yapılmış en iyi dereceyi elde etmek. Rekor kırmak. Her alanda iyi veya kötü anlamda kullanılabilir. Bir şeyde (fiyatta, sıcaklıkta, sayıda vs). en düşük seviyeyi görmek de rekor kırmak olarak tanımlanabilir. 

12 Temmuz 2022 Salı

Customer - Client farkı

Müşteri anlamındaki 'customer' ve 'client' sözcüklerinin kullanımı.

Customer, bir ürün satın alan kişidir. Bir markette, pazarda, lokantada vb yerlerde alışveriş için bulunan kişi customer diye tanımlanır. Banka müşterileri için de customer kullanılır.

- There are no customers in the store now. (Dükkanda şuan hiç müşteri yok)

- They sell snails at fancy restaurants because their customers don't like beans. (Müşterileri fasülye sevmediği için lüks lokantalarda salyangoz satıyorlar)

- Customers react as Falanca Bank introduces stamp duty. (Falanca Bank'ın damga vergisi getirmesine müşteriler tepki gösterdi)


Client, bir hizmet satın alan kişidir. Bir avukattan, muhasebeciden veya danışmanlık şirketinden hizmet alan kişi client olarak tanımlanabilir. 

Doktorlar ve öğretmenler bu kapsamın dışındadır. Bir doktordan hizmet alan kişi her zaman hasta (patient) olarak ifade edilir.

Ayrıca, bir ana bilgisayara bağlı diğer bilgisayarlar da 'client' olarak adlandırılır.  

- Life coaches always remember their clients' birthdays. (Yaşam koçları müşterilerinin doğum günlerini daima hatırlar)

- As a lawyer, one of the ways to acquire new clients is to have an online presence. E.g. Twitter.
(Bir avukat olaraki yeni müvekkiller edinmenin yollarından birisi çevrimiçi bir varlığa sahip olmaktır. Örneğin Twitter)

4 Temmuz 2022 Pazartesi

İngilizcede çetin ceviz

- Brasil was a hard nut to crack but our volleyball team won the match.
(Brezilya çetin cevizdi ama voleybol takımımız maçı kazandı)

- Many infectious diseases are still circulating in parts of the world. That's a hard nut to crack, but scientists continue to work on the problem.
(Birçok bulaşıcı hastalık hâlâ dünyanın bazı bölgelerinde dolaşmaktadır. Bu kırılması zor bir ceviz fakat bilim adamları sorun üzerinde çalışmaya devam ediyorlar.

- I think Ankaragucu will be a hard nut to crack for any team this season.
 (Bu sezon Ankaragücü’nün diğer takımlar için çetin bir ceviz olacağını düşünüyorum.)

- She seems like a hard nut to crack. Don’t waste your energy.
(O kız çetin cevize benziyor. Enerjini boşa harcama)

Hard nut to crack:

Kırılması zor ceviz, çetin ceviz, çetin ceviz olma.

Çözülmesi zor konular için veya anlaşılması, mücadele edilmesi zor insanları tanımlamak için kullanılan bir deyim.




25 Haziran 2022 Cumartesi

Olan oldu - ingilizce

- Don’t blame yourself. What's done is done. Looking backwards will cause only pain.
(Kendini suçlama. Olan oldu bir kere. Geriye bakmak sadece acı verir)

- What's done is done. We can't change anything. (Olan oldu. Hiçbir şeyi değiştiremeyiz)

- What’s done is done. What’s gone is gone. Life is always moving on. (Olan oldu. Giden gitti. Hayat devam ediyor)

- I studied very hard and didn’t get the grade I wanted on my exam. I’m upset but what’s done is done. Just looking to the next one now!
(Çok sıkı çalıştım ve sınavdan istediğim notu alamadım. Çok üzgünüm ama olan oldu. Artık bir sonrakine bakıyorum)

- I hate myself for what I've done in the last week. Anyway what's done is done. Now I have to focus on my health and family.
(Geçen hafta yaptıklarım için kendimden nefret ediyorum. Her neyse, olan oldu bir kere. Şimdi sağlığıma ve aileme odaklanmam gerekiyor)

What's done is done:

Yapılan yapıldı. Türkçedeki "olan oldu", "olan olmuş" ifadelerine benzer bir deyim.
Daha çok, geçmişe dönüp olanları değiştirmek mümkün olmadığından, artık "düşünmek, üzülmek anlamsız" demeye getiren bir teselli ifadesi olarak karşımıza çıkar.